Schengen

schengen

 

Önsöz: Reşit olmadan yurt dışı görmüş buralı bir çocuk, çıkış gerekçesinden ve sosyoekonomik statüsünden bağımsız, şanslı bir azınlığa mensup olduğunu biliyor mu? Mesela bir çocuk yurt dışındaki bir akrabasını ziyarete gidebilir, ileride şehre ait en önemsiz detayları hatırlayacağı ve bunlara sıkıca tutunacağı bir ziyaret. Başka bir çocuk da yurt dışında tatile gidebilecek kadar hali vakti yerinde ebeveynlere sahip olabilir. Disneyland görmüşlüğü, Londra’da dil okuluna gitmişliği, Yunanistan’da aileye çok fena ayak bağı olmuşluğu… Olaylar, olaylar. Öteki çocuk da diplomat çocuğu zaten, yurt dışına gitmez, yurt dışında yaşar. Türkiye’ye döndüğünde başka diplomat çocuklarıyla aralarında İngilizce konuşabilirler.

Bir çocuk, hangi sebeple yurt dışı görmüş olursa olsun illa ki yeni sömestr başlangıcında sınıf arkadaşlarına anılarını ballandıra ballandıra anlatacak (ki bu şanslı azınlığa mensup olduğunu bildiğini gösteriyor) ve dinleyen ekibin de içi burulacaktır, neden kendi ailesinin bu taraklarda bezi yok diye.

 

33 senelik ömrümde gittiği en yurt dışı nokta Beylikdüzü olan Tufan Duranoğlu’nun düne kadar aklında ülke sınırlarından çıkmayla ilgili bir düşüncesi olmadığı kesindi. Metalürjiden mezun olduktan sonra babasının yatılıdan yakın bir arkadaşı aracılığıyla yüksek tirajlı bir gazetenin kapısından içeriye adımını stajyer olarak atmıştı. Zaman içinde kendini belli eden dil becerisi ve dikkati, redaktörlük görevinin onun için biçilmiş kaftan olduğunu göstermişti. Bayram seyran demeden tüm disipliniyle sayısız haber başlığı ve metninin kontrolünü ve varsa, ki vardır, düzeltmelerini yapan Tufan’ın 21. yüzyılın katkılarıyla aslında işi için tek ihtiyacının bir bilgisayar ve internet bağlantısı olduğu gerçeği, her gün tam vaktinde gazeteye gitmesine ve mum gibi düzenli masasında yerini almasına engel olmuyordu. Bu yalnızca işveren için değil, Tufan için de “prensip icabı” olan bir meseleydi. Olası bir acil durumda fiziksel olarak iş yerinde bulunamazsa, bir dünya savası sırasında cepheye birlik yollayan o trenin arkasından koşacak, veda etmesi gereken asker yavuklusuna veda edemeyecek ve sonunda göz yaslarıyla tüm askerlere çaresizce el sallayacak ve onları ölüme uğurlayacak gibi hissediyordu. Hayatta çok az şeye karşı böyle güçlü bir dahil olma isteği duyardı.

 

Evine 20 dakika uzaklıkta yaşayan annesi, babası, anneannesi ve bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda yakın dostu dışında çok fazla insanı içeri buyur etmeyen hayat anlayışı, yeni deneyimlerin yalnızca yeni yerler ve yeni insanlar sayesinde edinilmediği inancına işaret ediyordu. İnsanlar ve yerler sabit de olsa, zamanın akışı ona hayat denkleminde ihtiyaç duyulan değişkeni sağlıyor, bu sayede her an yeni bir şey olduğu hissini veriyordu. Bu bir gerçekti, mesela anne babasını bir bayramda ziyaret etmesiyle sıradan bir hafta sonunda ziyaret etmesi arasında dağlar kadar fark vardı. Emekli Kimya öğretmeni annesi Selda Hanım, normalde kafa derisinden ayırmak istercesine sıkıca topladığı saçlarını bayramda özgürce salabilmek için bigudileriyle baş başa ve kendisinin “günah gecesi” olarak adlandırdığı bir bayram arifesi geçirirdi. Tüm bayramı da saçlarını salmanın verdiği özgüvenin yanı sıra bu yaşta hala saçıyla başıyla meşgul olmanın çok yanlış̧ ve çok ayıp olduğunu düşünen süperegosunun tatlı yargılamalarıyla geçirir, bu da yanaklarına bir pembelik, çehresine de ister istemez bir gençlik katardı.

 

Anneannesi Sebahat hanım 91 yaşında olmasına rağmen aslında gayet enerjik bir kadınken, yaşını başını almış̧ kızına hiç yakışık almadığını düşündüğü bu süslenme davranışlarını gördükçe içine kapanıyor, bayram ziyaretleri sırasında muhatap olmak istemediği misafir gelirse katatonik taklidi yapıyordu. Bu numarayı Selda Hanım hiç bozmuyordu, annesinin arada bir susması ona da iyi geliyordu. Babası Duran Bey, yani Duran Duranoğlu ise (galiba) ismi çok güzel olduğu için tüm bu kargaşadan uzak, neredeyse pasif diyebileceğimiz kadar umursamaz bir tavırla bayram sabahına özel uyanır uyanmaz aldığı sıcak simitleriyle sıkı fıkı bir gerçekliğin içinde yaşardı. Karısı ve kayınvalidesinin işbirliği gibi görünen ama aslında son derece düşmanca tınılar içeren bu soğuk katatonicilik oyunu, akşamları onu sabah simidinin sıcağına duyduğu özlemle alıngan, dokunsalar ağlayacak bir insan haline getirirdi. Tüm fırtınalı havaya rağmen, belki de o fırtınalı hava iliklere kadar hissedilsin diye, bayram günlerinde evde televizyon açılmazdı, göz göze, diz dize olunurdu. Bu da herkesi bayram personaları aracılığıyla iletişim kurmaya teşvik ederdi. İletişimse, sınırsız olasılığa kucak açardı. Elbette nezaket sınırları içinde.

 

Birkaç gün önce aldığı haber, Tufan’ı nezaket sınırlarının dışına çıkmaya zorluyordu: Üç kilit arkadaşından biri olan Lale, sadece birkaç aydır dolu dizgin aşk yaşadığı Norveçli “aşık” Oddvar ile evlilik kararı almış, Türkiye’de evlenmek çok “şey” olduğu için de İtalya’da konsoloslukta hızlıca bir nikah kıyıp, sonrasında da orada güzel bir restoranda yemeğe çıkmaya karar vermişti. Lale olayı Tufan’a aktarırken aynen böyle tanımlamıştı süreci; “şey”. Şey’in açılımının Lale’nin Kayseri’deki sayısız akrabası ve halaylı (hatta illa damat halaylı da) düğün beklentileri, konsoloslukta nikah kararının alınmasına önayak olmuştu. Nikaha anneler, babalar ve yakın arkadaşlar davetliydi. Şansından mı şanssızlığından mı bilinmez, Tufan da bu birkaç kişiden biriydi.

 

Bir gelin aday adayının dev ve prenseslere layık düğününden kaçmak istemesi bir çok kişi için kabul edilebilir bir anlam ifade etmese de şu gerçek göz ardı edilemez: Sıradan bir insanın hayatında yaşayacağı en büyük travmalardan biri boşanmaysa hemen arkasından gelen travma evlenmenin ta kendisidir. Konsoloslukta nikâh planı harika bir kaçış planıdır ama vicdanın ağır eli yüzünden her yiğidin harcı değildir. Az önce bir Türk Halk Müziği topluluğundan, saykedelik bir Türk pop grubundan veyahut bir Kızılderili kabilesinden bahseder gibi ismi geçen “Kayseri’deki akrabalar”a, daha yakından bakarsak karşılaştığımız şey tekil insanların yan yana gelmiş̧, halay çeken bir versiyonu olur. İnsanları bir bütünün parçası olarak düşündüğümüzde daha az geçirgen olduklarına, etkiye karşı tepkilerinin azalacağına, olursa da bu tepkinin bizi teğet geçeceğine veya en kötü ihtimalle kendi içinde bir çökme sonucu yok olacağına inanmak isteriz. Bu gebeş illüzyonu kendimize borçluyuz: İnsanı insanlar yapıp insanlığını azaltırız. Çoğula dönüştüğünde toparlanamayacakçasına değer kaybı yaşayan daha bir çok sözcük var, mesela enerji. Dünyanın en saygıdeğer sözcüklerinden biri olması gereken enerji, olmaması gereken bir cümle içinde cahilce eklenmiş bir -ler takısının yardımıyla çoğul hale getirildiğinde, yalnızca sözcüğü değil, bilhassa 70lerden sonra bir çoklarının sıkı sıkıya bağlandığı ruhani aydınlanmanın bütününün de oldukça tırt duyulmasını sağlıyor.

 

Lale’nin farkı, bu yanılsamalara düşmeden bir karar alacak kadar farkındalık sahibi olmasıydı: Herkesin kararına barışçıl bir şekilde biat edeceğini ummuyordu. Yüzleşmeye açıktı; “Parası neyse veririz” der gibi delikanlıca göğüslüyordu bu süreci.

 

Tufan, emiş gücü yüksek empati batağında dibe doğru çökerken Lale’yle tanışmalarını hatırladı: Lale, okulun en güzel kızlarından biriydi; çekik gözleri, ince ve uzun boynunu sardıktan sonra köprücük kemiklerine hafifçe dokunan sarı-kumral saçları, narin burnu ve kimse kusura bakmasın ama şapka çıkarılacak muntazamlıkta bacaklarını hesaba katmadan hem de. Her ne kadar çok fazla dalga geçilecek bir özelliği olmasa da kendisiyle dalga geçmek isteyenleri kırmayacak kadar iyi niyetli bir kalbi, kendisiyle geçilen dalgaların üzerine bir espri daha patlatabilecek kadar sorunsuz bir mizah anlayışı vardı. Bunların yanı sıra herkese; arkadaşına, esnafa, öğretmene, anasına babasına nazik yaklaşımı güzel ne kelime, onu okulun en insan kızı, hatta en insan insanı yapıyordu. Tufan için bu sarsılmaz bir gerçeklikti, zaten Lise 1’i aktif olarak Lale’yi düşünerek geçirmiş, başka şey düşünmeyi de ergensi bir inatla reddederek Fizik, Matematik ve Türkçe dışında neredeyse tüm dersleri zayıf getirmişti. Bu da bir sonraki sene Fen Matematik seçmesinin sebebi olacaktı. Fiziksel veya düşünsel, ama hep umutlu mastürbasyonlarla geçen bir senenin ardından ne zaman ki Lale de Fen seçti ve ikisi aynı sınıfa düştüler, ilk kez o zaman teneffüslerini birlikte geçirmek ister oldular. Lale her zamanki sevimliliğiyle ama net arkadaşlık sınırları içinde Tufan’a yaklaştı, Tufan da Lale’den gelen her hangi bir yaklaşımı öpüp başına koyabilecek kadar sırılsıklam aşık olduğu için Lale’nin arkadaşlığına arkadaşça yanıt verdi. Hem bir gururu vardı. Kim bile bile kırılmasını ister?

 

Başlangıcı tam bu zamanlara tekabül eden romantik kariyeri, uzunlu kısalı bir düzine ilişkiden oluşuyordu. Bu ilişkilerin ortak yanı, ne başladığına çok sevinilir, ne de bittiğine çok üzülünürdü. Tufan’ın romantizmdeki alametifarikası olan bu umursamazlık ona çocuksu bir çekicilik katar; Tufan’ın tufasına çok kişi düşerdi. İlişki süresince gösterdiği agnostik tavırlar, genelde karşı tarafın canına tak etmesiyle ve Tufan’dan bağıra çağıra ayrılmasıyla sonuçlanıyordu. Tufan ne rahattı, ne rahatsızdı. Hep sırtını yaslayıp içini ısıtabileceği bir Lale gölgesine sahipti. Gel gör ki, dik duruşlarla ve anlamlı bakışlarla geçen yılların ardından görünen o ki Lale gidiciydi. Hayatın sancılı geçişleri olur; ergenlik, menopoz gibi. Tufan’ın şu anki geçişinin bir adı olsa bu büyük ihtimalle “Elveda hep tutunduğum çocukluğum” olurdu. Haberi aldığından beri kafasının içinde Rosemary’nin Bebeği filminin işkillendirici müziği öten Tufan, Lale’ye sahip olamayacağı konusunda kendisini öyle bir telkin etmişti ki, Lale’nin somut olarak elden kaçmasıyla ilgili melankoliye bile kapılamamıştı. Aklını meşgul ederse konuyla yüzleşmesine gerek kalmayacaktı, öyleyse tam şimdi hayatında bir maceraya, bir atılıma, yancı bir kuvvete ihtiyacı vardı. Güneşli tepelerin ardından dört nala atlı sipahiler gelmeliydi şu an, bir zaman geleceği vardıysa (Rohirrim)!

at

Pasaport işi kolayca hallolmuştu; İtalya’ya gideceği belli olduğu gün hemen Emniyet’in sayfasından iki gün sonrasına randevu almış, pasaportu da iki günde eline ulaşmıştı. Yepyeni pasaportunun gıcır sayfalarını aceleyle çevirirken vize işini de bir an önce halletmesi gerektiğinin farkındaydı. Lale’nin de önerdiği gibi bir turizm acentesiyle bu işin daha kolay çözüleceğine emin olarak Google’a şu arama sözcüklerini yazdı:

“türkiye acente schengen vize garanti”

 

Garanti sözcüğünü ekler eklemez niyeyse çok doğru bir şey yapmışlığın huzuru kapladı içini.

Arama sonuçlarında ilk sırada karşısına çıkan Turing Turizm Acentesinin sayfasına girdi.

Avrupa Birliği lacivertinin yoğun bir şekilde hissedildiydi Turing Acente web sitesi, kâğıt üzerinde üç kişinin yaşadığı ama misafiri asla eksik olmayan bir öğrenci evini anımsatıyordu. Sayfanın üst kısmında dev bir banner içerisinde “%99 Schengen başarı oranıyla Türkiye’nin lider turizm acentesi” başlığının görünürlüğü çok yüksekti, içini güven kapladı. Başlığın hemen altında üzerine basılırsa bir videonun başlayacağının habercisi Şarkıyı Oynat ikonuna bastı: Açılan pencerenin yüklemesi saniyeler sürdü ve beklenen şarkı başladı: Görüntü, bir AB bayrağında açılıyor, kamera aşağıya doğru pan yaptığında ise şirketin çalışanları olduğu tahmin edilen 7-8 kişi şu şarkıyı söylüyordu:

 

Avrupa, Avrupa, şanlı Avrupa

Sana girmek ister her bahtı kara

Bizden sorulur Schengen’iniz

Türkiye’de vize bizim işimiz, her hey

 

Bu dizelerin sonunda tüm çalışanlar ellerini havaya kaldırıp şaklattıktan sonra ekranın solundan bir Schengen vize örneği büyüyerek ekranın tamamını kapladı.

 

Marşın şirkete kattığı köklülük yadsınamazdı. Gösterişli heveskârlıktan çok fazla haz etmeyen Tufan’ın gözüne, sayfanın altlarına doğru kullanıcı yorumları çarptı. Baş harfler ve biyometrik fotoğraflardan oluşan kullanıcı profilleri, Turing’le yaşadıkları deneyimleri birinci ağızdan aktarıyorlardı:

 

M.Ş. : Turing sayesinde Schengen’ime 3 günde kavuştum.

Y.R. : Gerçekten hiçbir açık bırakmıyorlar.

K.A.C.: 1 senelik vizemi aldım, teşekkürler.

 

“Acaba fotoğrafları koymadan önce sordular mı?” diye düşündü. Adları sırasıyla “Sormadan koyamazlar” ve “Sorsalar koyamazlardı” olan iki ucun arasında gelip gidiyordu Tufan. Cevabın onu çok bağlamadığını fark eder etmez bu konu üzerinde düşünmeyi bırakıp, kendisine hemen yeni bir meşgale buldu..

 

Sitenin İletişim sekmesine tıklamak için doğru zamandı. Samimiyeti temsil ettiği düşünülen ama Tufan’a tamamen flörtöz bir tonda konuşan İtalik bir fontla yazılı “Bilgilerinizi bırakın, biz sizi arayalım” metninin altındaki boşluklara telefon numarasını ve e-posta adresini bıraktı. 5 dakika sonra telefonu çaldı. Bilmediği bir numara arıyordu. “Merhaba Tufan Bey, ben Turing Turizm adına arıyorum. İsmim Güven. Bizimle çalışmayı seçerseniz vize işlemlerinizle ben ilgileneceğim”

 

Tufan ilgiden memnun oldu ve ücreti sordu. Vize ücretine ek olarak 150 lira olduğunu öğrendi. Mânisi olmayan herkese uzun vize alabiliyorlarsa bu da memnun ediciydi. “Ben size gerekli evraklarla ilgili mail atacağım Tufan bey, görüşmek üzere” .

 

Telefon konuşması tam da Tufan’ın istediği gibi kısa ve netti. 3 dakika sonra bilgisayarına baktı, mail gelmişti bile. İstenenler sırasıyla şöyleydi:

-Başvuru Formu

-Pasaport

-Fotoğraf

-Vize ücreti

-Seyahat sağlık sigortası

-Uçak rezervasyonları

-Otel rezervasyonları veya seyahat planını gösterir belgeler

-İşveren mektubu ve/veya izin onayı

-Şirketin bağlı bulunduğu ticaret odasından alınacak faaliyet belgesi

-Ticaret sicil gazetesinin kopyası

-Vergi levhası kopyası

-SSK işe giriş̧ bildirgesi

-Son 3 aylık hizmet dökümü

-Düzenli geliri gösterir belgeler: örnek; son üç ayın maaş̧ bordroları veya maaş̧ yazısı

-Seyahat masraflarının nasıl karşılanacağını gösterir belgeler (banka hesap dökümü)

-T.C. kimlik fotokopisi

-Evlilik cüzdanı fotokopisi (başvuru sahibinin evli olması halinde)

-Pasaportun resimli sayfasının kopyası ve eski Schengen vizelerinin kopyaları

 

Tufan’ın zaten sağda solda gördüğü, kulak misafiri olduğu belgelerdi bunlar; şaşıracak bir şey yoktu. Yine de okurken tiksindi. Seçilme, sınanma gibi süreçlerden herkesten biraz daha nefret ediyordu; mesela asla bir parti başkanı olmayı kendine yediremezdi: Yarısı yüzüyle kaplı “Oyunuz bana” mesajlı açık hava reklamları, çocukla yanak yanağa, esnafla el ele, isçiyle omuz omuza samimiyetsiz pozlar, mitinglerin sonunda seçim kampanyası sloganını çığırmak filan… Bunların hepsi biraz aşağılık, biraz vahim geliyordu ona.

 

Derken aklı siyasetten yetenek sınavlarına kaydı. Tabii ya, o da ayrı bir maymunluktu. Ona göre yetenek sınavı, yanlışlığı isminde barındırıyordu: Yetenek sergileme sınavı olmalıydı illa olacaksa. Yeteneğin ölçütünün başka birisinin beğenmesi olması onu o kadar sinirlendirdi ki, ıssız bir adada yapayalnız yaşama fikri o an harika bir fikir gibi göründü.

 

Tüm mızmızlık bir yana, yarın işten yarım gün izin aldığı takdirde her şeyi yarın akşama kadar halledebilirdi. Nitekim ertesi gün öyle yaptı. Öğle tatilinin bitmesine yakın gazeteye gelip Nursel hanımdan şirketin imza sirkülerinin olduğu bir takım belgeler isteyince Nursel hanım kendisini bir anda olduklarından daha samimiymiş̧ gibi hissederek sordu: “Ne oldu Tufancım, terk mi ediyorsun ülkeyi?” Bu belli ki bir espriydi; Tufan gülmedi. Yurt dışına tek çıkış̧ gerekçesi ülkeyi terketmek mi olabilirdi onun, tatile çıkamaz mıydı başkaları gibi? Çok mu fakir ve hâkir görüyordu Nursel hanım onu? Maaşların da Nursel Hanım’ın elinden geçtiğini hatırlayınca iyice bir bozuldu, her halde herkesle kıyaslayınca çük gibi bir para alıyordu. Beylik cevaplarla Nursel Hanım’ın espritüel sorusunu geçiştirip masasına geçti. Mesai bitmeye yakın belgeler hazırdı, gelip Nursel hanımın odasından teslim alabilirdi. Aldı ve özenle hazırlamaya koyulduğu dosyasının içine yerleştirdi.

 

Dosya henüz gönderilmeye hazır değildi. Her şeyi yarım günde halledememişti ama en azından devlet daireleriyle işi bitmişti; geriye biyometrik fotoğraf ve otel-uçak rezervasyonları kalıyordu. Eve dönüş̧ yolunu birazcık uzatarak caddedeki fotoğrafçıya gidip biyometriğini çektirebilir, gece evde de rezervasyonları yaptırabilirdi. Tam caddeye adımını atmıştı ki bilinçli uykusundan tiz bir ses ile uyandı: “İngilizce öğrenmek ister misiniz?”

 

Kafasını sallayarak def ettiği bu soru, birkaç saat önce Nursel Hanım’ın sorduğu soruyla paralellik gösteriyordu. İngilizce bilmiyor gibi göründüğü düşüncesini hızla satın alan Tufan’ın yoğun biçimde hissettiği kıskançlığının sebebi ondan birkaç adım önde giden adamın durdurulmamış̧ olmasıydı. O neyi doğru yapmıştı acaba? Ulan Türkiye, İngilizce bilmek yetmiyordu demek ki, İngilizce biliyor gibi görünmek gerekiyordu bir de sana yaranabilmek için.

 

Kendine acımaktan biraz utanarak çektirdiği fotoğrafta dişlerini kasmaktan çenesinin azalması, dudaklarının öne çıkık bir şekilde büzüşmesi ve kaşlarının arasında Ganj nehri oluşması sürpriz değildi.

 

Özetle, mal gibi çıkmıştı. Lale olsa ne biçim gülerdi, hiç de kaçırmaz bana anırarak güleceği bir fırsatı diye düşünürken aklına Lale’yle bir anısı hücum etti:

 

19-20 yaşlarındaydılar. Birlikte Lale’nin ailesinin Bodrum’daki yazlığına 1 haftalığına kalmaya gitmişlerdi. Esra ve Selim de yanlarındaydı, yeni çıkmaya başlamışlardı o sırada… Gündoğan’daki eve adım atar atmaz gençlik ateşiyle herkes hemen mayolarını giymiş, denize hazırlanmıştı. Tufan ilk giyinendi; diğerlerinin giyinmesi uzun sürüyordu, Tufan da iyice bacaklarını açmış bir şekilde salondaki basamağa oturmuş, oradan bulduğu geçen senenin dergilerinden birini karıştırıyordu. Sosyetenin ünlü simalarından birinin bol varaklı evinin fotoğraflarında kendini ve dünyayı unutmuşken, Lale’nin kıkırdamasıyla kendine geldi. Karşısında Lale, yanakları kıpkırmızı bir halde elleriyle yüzünü kapatarak katılıyordu. Tufan ne olduğunu anlamadan enayice bir gülümsemeyle “Noldu ya?” diye soruyor ama Lale’den anlaşılır bir cevap alamıyordu. Lale “Mayon, mayon” diye haykırıyor, Tufan mayosunda neyin bu kadar gülünç olduğunu göremiyordu. Lale sonunda gülmesini zar zor tutarak “Pipin fırlamış” diyebildi. Tufan eğilip bacaklarının arasına baktı ve gördüğüyle birlikte yıkıldı: İyice yavşamış mayosunun kısacık paçaları arasından sol taşağı dünyaya merhaba diyordu. Utancından yerin dibine girerek hemen bacaklarını kapatan Tufan, Lale’ye “Pipi değil o, yumurtalık” şeklinde itiraz bile edememişti. Esra ve Selim’in gelmesiyle birlikte konu bir daha açılmaz şekilde kapanmıştı.

 

Bu anıya sanki hayatının en büyük pişmanlığıymışçasına bir önem bahşederek “Keşke söyleseydim onun pipim olmadığını…” diye düşündü. Hayatın siyah-beyaz olduğunun en hissedildiği dönüm noktaları vardır; hani “Aslında böyle değil de şöyle yapsaydım hayatım o biçim olurdu” fantezisinin sinemada bol bol işlenmesine konu olan herkesin hayatına özgü o kayda değer noktalar. Nereden geldiği ve ne amaca hizmet edeceği belirsiz bir inançla orada Lale’nin onu pipisi sanmasına izin vermesinin çok kilit bir an olduğuna can-ı gönülden inanıyor, “Bu bir pipi değil Lale” deseydi belki de bugün hayatta çok farklı bir pozisyonda olacağını düşünüyordu. Belki bir astronot, belki bir milletvekili veya bir beyzbol yıldızı.

 

Bir an canı hiç eve gitmek istemedi. Pişmanlığının nesnesini, Lale’yi aradı. Lale açmadı.

kadin_3

Zor bir gece olmuştu. Lale Tufan’ın telefonunu açmadığı gibi gece boyunca da telefona geri dönmemişti. Arkadaşlıklarının her hangi bir döneminde böyle bir şeyin lafı bile olmayacağı gerçeği, Tufan’ın o hayal kırıklığına deva olmayı başaramamıştı. Canı hiçbir şey yemek istememiş, bayılacak gibi olduğunda bir paket Antep fıstığıyla karnını doyurmuştu. Ne otel ne uçak rezervasyonu, hiçbir şey yapamayarak bir boktan film ardına diğer bir boktan film seyredip ekranın karşısında öylece sızdı.

 

Herkesin hayatında kötü günleri olur ama bunların bir raf ömrü vardır, ertesi güne tazeliğini yitirir ve tatsız bir anıya dönüşür. Kötü dönemlerin kötü günlerden farkı, ertesi gün uyandığında da kötü günün devam ettiğini görmektir kuşkusuz. Tufan gözlerini bu yeni güne açtığı ilk anda mutluydu. Unutmuştu. Hafızası, işlevsiz birkaç saniyeden sonra işlevine kavuşarak Tufan’ın tüm mutluluğunu sildi, attı. Lale’yi, Nursel hanımı, İngilizceyi ve son olarak da bir paket fıstığı hatırlayınca günlerdir özenle ötelediği melankolik düşünceler de dimağında götün götün yerini almaya başladı. Ne yazık ki Tufan kötü bir gün geçirmemiş̧, kötü bir döneme girmişti. Bu farkındalık, önümüzdeki günlerde iyice pekişecekti.

 

“Gülilülilüli, gülilülilüli, gülilü…”. Tufan’ın telefonu böyle çalıyordu. Arayan Lale’ydi. Telaşlı bir sesle Tufan’ın halini hatırını sorup dün akşam arayamadığı için özür dileyerek ve sebebinin az sonra anlatacağı konu olacağını da belirttikten sonra nefes nefese devam etti: “Annem ve babamla ilgili artık eskisi gibi düşünmüyorum Tufan”.

 

Tufan dün gece edindiği hayat deneyiminin ona kazandırdığı hayata karşı ağır küskünlüğe rağmen Lale’nin sesine bir rakun gibi sevinmişti. Hisleri ortada buluştu ve meleksi, ağırbaşlı, nötr bir sesle “Anlat” dedi.

 

Lale’nin Tufan’ın sesindeki bu olağandışılığı duyacak hali yoktu ve odağı kendisindeydi. “Mahcup bir havaları var”. Tufan, Lale’ye devam etmesi için varla yok arası bir hıhı ile yeşil ışık yaktı. “Sanki başkaları için yaşıyorlar”. Sesinden yılgın olduğu anlaşılıyordu, Tufan’ın yeniden hıhılaması üzerine ikiletmeden devam etti:

 

“Bana da bunu empoze ettiklerini seziyorum. Çünkü ne zaman benden istemediğim bir şeyi yapmamı isteseler, ben haklı sebeplerimle itiraz etsem de sonunda vicdan azabı çekip isteklerini kabul ederken buluyorum kendimi”. İç çekti: “Artık yetişkinim diye iyice onlar gibi hareket etmemi bekler oldular. Bu arada, evlenme konusu açılana kadar çocukmuşum onlar için. Hangisi daha iyi bilmiyorum”. Gergindi. Tufan ortada buluşturucu bir tonda “Onların kuşağı imkânsızlıklardan dolayı kendini gerçekleştirmeye yaklaşamıyordu bile, bence o yüzden bizim bireysel tatmin arzumuzu anlayamıyorlar” dedi.

 

Bunlar Tufan’ın daha önceden düşündüğü konulardı. Düşebileceği sınırsız yol varken, yaşından beklenmeyen bir hayalsizlikle redaktörlük yolunu seçmesinin, anne ve babasının aşıladığı “garanticilik” yüzünden olduğuna kanaat getirmişti. Tufan da bir Sokrates değildi maalesef, Atinalılara bir bir yanaşıp şimdiye kadar öğrendikleri ve uyguladıkları alışılmış̧ rutinlerin doğruluğunu sorgulatıp onları aporiye sevk edecek ve dünya hakkında sübjektif bir bakış̧ açısının önemini anlatacak bir diyalog gücü olmamıştı hiç. Mesela Tufan’ın kendince yazmakla haşır neşir olduğu bir dönemi vardı, ilkokul 2-3 civarları. “Hayvanlar ve Ben” isimli kompozisyonu, okullar arası bir yarışmada ikinciliğe layık görülmüş̧, bu da Tufan’ı o aralar öğretmenlerin sevgilisi, edebiyatın gülü konumuna getirmişti. Hayvanlar ve Ben’i okuduğunda babasının yüzünde oluşamayan tepki; pür tepkisizlik, bazen şimdi aklına geldiğinde bile canını sıkıyordu. Tamam, çok iyi bir kompozisyon olduğu söylenemezdi, büyük ihtimalle kötünün iyisiydi ama bu neyin hayal kırıklığıydı ki? Duran Bey, oğlunun dâhi olmadığını fark etmişti ve ona mı yıkılmıştı? Keza gitar çalmayı öğrendiği sıralarda da benzer bir şey yaşanmıştı. Ev ahalisine o sıralar yeni öğrendiği Asturias’ı çaldıktan sonra babası hızla Tufan’a notunu vermiş̧ olacak ki Tufan’ın Lise 2’de tam gaz süren gitar çabalarına bir daha seyirci bile kalmamayı seçmiştik. Bir yetişkin adayının kendini bulma yolunda saptığı yerlerdeki denemelerin bir yanılma mı yoksa bir kazanım mı olduğunu babası değilse, kim söyleyecekti? Annesi söyleyebilirdi. O da söylememişti. Genelde akşam yemeklerinin ardından açılan bu arayış sohbetleri, Selda Hanım’ın sofradakileri toplarken kimse ona yardım etmediği için etrafa yaydığı pasif agresif titreşimler eşliğinde sürerdi. Anneanne zaten katatonik taklidi yapıyordu.

 

Tufan eskileri anımsarken konuşma kaldığı yerden devam ediyordu. Lale şımararak “Sen meseleye olgunca yaklaştın. Bense onları küçümsemek istiyorum şu an. Katılımcı ol lütfen” dedi. Tufan hemen “Haklısın, ailelerimiz tabii ki gerzek” diyerek Lale’nin ahizeye birkaç kahkaha savurmasına sebep oldu. “Bir daha aynısını yaptıklarında, Nah size torun, diyeceğim”. Karşılıklı gevrek gülmelerden sonra Tufan sesini titreterek “Yoksa evlenmek istemiyor musun?” diye sordu. Lale en oyuncu tavrıyla “Niçin soruyorsun?” diyerek topu ona attı.

 

Niçin mi soruyordu? Böyle bir soruyla gelineceğini hiç hesap etmemişti. Konuşmanın başlarında Lale kendiliğini yaşayamamasıyla ilgili sıkıntılarını beyan etmeye başladığında, konuşmanın kalan kısmını omuriliğiyle yürütüp, geri kalan her yeriyle de kendini bu eşsiz “Evlenmek istemiyor musun yoksa sen?” sorusunu sormaya ve alabileceği cevaplardan birkaçını da sorunun zamanı gelene dek hesap ederek geçirmeye özen göstermişti. O sürede ise üç senaryo düşünülebilmişti. Birincisi, “Evlenmek istemiyor musun sen?” “Nerden anladın?” olabilirdi, buna cevabı ukalaca bir “Sen söyledin?” olurdu. İkinci senaryoda yine “Evlenmek istemiyor musun sen?” diye sorardı, Lale “Bilmiyorum” derdi, sonra kendini tutamaz anlatmaya devam ederdi. Üçüncü senaryo asla satın alınmayacak ama ne kadar yaratıcı olunduğunun gösterilmesi amacıyla var olan bir senaryo tarzındaydı: “Evlenmek istemiyor musun sen?” diye soruyordu ve Lale aşırı Müslüman gözlerle “Zarbe tıc fı kılvıtık” yani “Böbreğine darbe gelsin” diye bela okuyordu.

 

Bu son senaryo pek olası değildi gerçi. Lale bir gecede Müslümanlaşmış olamazdı. Son derece bayat bir espri yaptı: “Lale, bir sabah uyandığında kendini yatağında dev bir Müslümana dönüşmüş olarak buldu”. Öf.

 

Lale sorusunu tekrarladı, “Niçin soruyorsun?” Tufan hiç mi hiç hazır hissetmediği bu soru için kafasını topladı ve “Hazır olmadığın bir şeyi ailen diretiyor diye yapmamalısın. Onlarla pazarlık etmek gibi bir yükümlülüğün yok, sen ne yapmak istiyorsan onu yap, onlar da uyum gösterecekler. Ayrıca gerçekten evlenmek isteyeceğin biri olur belki, o zaman evlenirsin, ya da hiç evlenmezsin, ne bileyim?” cevabını verdi. Cevabı son derece akıl dolu başlayıp, sonlara doğru bayağı bir mantarlamıştı. Bir süre sessizlik oldu. Lale büyük ihtimalle Tufan’ın ona bilgince verdiği bu nasihatler üzerinde es veriyordu. Bir süre daha bekledi. Sessizlik devam ediyordu. Telefonuna baktı, kapanmıştı. Kim bilir ne zaman kapanmıştı? Bir an canına kıymak ve altına sıçmak arasında gidip geldi. Onun yerine telefonunu şarja taktı ve gerçekten boktan bir film olan Titanik’i geminin batışından itibaren seyretmeye koyuldu.

kadin_8

Tufan tanımadığı bir yatağa pelüş kelepçelerle bağlı olarak uyandı. Yanı başında Lale oturuyordu, ama garip bir şekilde Lale’ye benzemiyordu. Ağzını açtı ve dedi ki “Yalnız bu belgeler Schengen alman için yeterli değil”. Tufan yattığı yerden inledi. “Neeeeğ?”. “Kuduz testi yaptırman gerekiyor” diye cevapladı Lale ve devam etti: “Mal varlığın bu kadar mı?”. Tufan (içinden) bir altın saati olduğunu söyledi. Lale üzerindeki pardösünün cebine elini atıp içindeki altın saati çıkararak “Bu mu?” diye sordu. Tufan heyecanla onayladı. Lale “Hayır bu saat benim” deyip saati koluna taktı. Sonra kapıdan içeri Turing Acente çalışanları girdi, Lale ayağa kalktı ve önce Tufan’a tepeden şöyle bir baktılar, sonra da bala yürüyen karınca sürüsü gibi düzenli bir biçimde kapıdan çıkmaya koyuldular. Tufan pelüş̧ kelepçeleri sökmeye çalışıyor, başaramıyordu. Ne zaman ki herkes çıktı ve kapıyı kapattı, Tufan kelepçelerinden sıyrılarak peşlerinden gitmeye koyuldu. Kapıyı açtığında etrafında cerahat sarısı pamuk şekerlerle dolu bir gökyüzü gördü. Tam geri dönmek üzere arkasına baktığında kapı yoktu, gökyüzünün orta yerinde kalmıştı. Bu fark edişle birlikte çok yüksek bir hızla aşağıya düşmeye başladı. Yere yaklaştıkça bir çizme formu ortaya çıktı; yolculuk İtalya’yaydı. Her salisede zemine daha da yaklaşıyor, daha da yaklaşıyor, daha da yaklaşıyordu.

 

Atom bombası patlar gibi bir mantarsılıkla yere çakılınca nefes nefese uyandı. Titanik bitmiş̧, Celine Dion yumurtalarını yaymaya çalışan anofel gibi sarkışını söylüyordu.

 

Boktan filmler serisine tüm Cumartesi devam etti, arada yemek söyledi, uyudu, birkaç rüya gördü ama ne olduklarını hatırlayamadı. Pazar gününü de Agop’un kazına layık bir biçimde geçirdikten ve Lale de Tufan’ı aramadıktan sonra tekrar uykuya yattı.

adam_5

Pazartesi olanca neşesiyle başlamıştı. Tufan Pazartesi sendromuna girmek bir yana, haftanın başlamasına içten bir şekilde sevinmişti çünkü hafta sonunun yalnızlığı karaciğerinden kanına bu sabah itibariyle karışmıştı ve acilen bu zehri akıtması gerekiyordu. Eline ilk ulaşan haber metni Vladimir Putin’in Avustralya ziyaretinde kafasını okşadığı bir kangurunun ona yumruk atmasıyla ilgiliydi. Neşelendi. Neşesi, Güven’den gelen mesajla yarıda kesildi: “Tufan bey, belgeleri ne zaman teslim edebileceksiniz?”. Otel ve uçak rezervasyonları işini tamamen unutmuştu. Kangurulu haberin redaksiyonunu yapıp, En Ucuz Yolculuk, Hımhızlı Rezervasyon, Delisiye Kolay Seyahatler tarzı isimleri olan iki ayrı siteden uçak ve otel rezervasyonlarını bitirip, iki ayrı doküman halinde kaydedip, bu dokümanları yazıcıya yolladı. Yeni çıktılarla birlikte artık iyice şişkinleşen Schengen dosyasını kuryeye vermesi için bir engel kalmamıştı.

 

Bir eksik gedik bırakmamanın ve Schengen’in altından başarıyla kalkmanın huzuruyla geçen mesai saatleri, Güven’in telefonuyla seyir değiştirdi.

 

“Merhaba Tuncay Bey, ben Güven, Turing’den arıyorum” dedi kendini bilmez bir şekilde. “Tufan ben” diye düzeltilince söylediği “Çok özür dilerim, az önce Tuncay beyle konuştum da karıştı her halde, nasılsınız Tufan bey?” cümlesindeki “Götünü yiyim” tınısı her yerden duyuluyordu. “İyiyim, siz nasılsınız?” diye gayet kitabına uygun bir biçimde cevapladı bu soruyu Tufan. “Teşekkür ederim, sizi vize başvurunuzla ilgili bir şey için rahatsız ettim” dedi. Tufan’ın içi pırpır etti. “Önceki pasaportlarınızı yollamayı unutmuşsunuz”. Tufan tek pasaportunun o pasaport olduğunu söyledi. Orantısız bir sessizliğin ardından Güven “Daha önceden yurt dışına çıkmadığınızı söylüyorsunuz, doğru mu anladım?” diyerek huzursuzca teyit almak istedi. Konuşma gergin bir yere doğru gidiyordu. Evet, ilk çıkışı olacaktı. “Yalnız bu durum işleri biraz değiştiriyor Tufan bey” dedi Güven. Biraz değişimden kasıt neydi? “Nasıl?” diye sordu, Güven’in ağzından açıklamalar ancak cımbızla çekilebildiği gibi, bu oyunu seviyordu belli ki, kendini mesai saatlerinde böylesine bir gerilim yaratarak daha bir işlevsel, daha bir verimli hissediyor olmalıydı. Her iş yerinde bulunan bu dallamalar, muhatap olduğu kişiyi ne kadar zorlar ve güvensiz hissettirirse işini de o kadar iyi yaptığına inanır. Güven de isminin ve Tufan’ın aksine, kariyerini güvensizlik saçmak üzerine kurmuştu. “Avrupa’ya girişinizde sıkıntı olmayacağını göstermek için ekstra kanıt göstermek gerekebilirröööh”. Cümlenin sonunda geğirmişti hayvan oğlu hayvan. Tufan ağzının içinden “Allah belanı versin” dedi, Güven “Pardon?” diye bir şaşırınca Tufan sanki özrüne karşılık verir gibi “Estafullah” diyerek yanıtladı. İstenirse sonsuza dek uzatılabilecek bu konuşma Güven’in “Mal varlığınızı göstermek iyi olabilir, hesabınızda daha yüksek bir meblağ gösterebilirsiniz mesela, 10.000 filan gibi” demesiyle saptığı yoldan çıktı.

 

Tufan iyilerle, pek iyilerle telefonu kapattı. Hesabında gösterdiği 2000 TL yeterli gelmemiş, ebesinin örekesi istenmişti.

adam_3

Tufan, o günün akşamı bir artı birden zorlanarak iki artı bir olmuş dairesinde hangi boktan filmi seyredeceği sorusuyla karşı karşıyaydı yine. Dağlarca DVD’nin içinden Kan Sporu’nda karar kıldıktan aklına harika bir fikir geldi: Senelerdir biriktirilmiş̧ yüzlerce DVD… Bazısı 10. yıl özel üretim, bazısı oymalı kakmalı kutusunda, bazısı üçlü set ve bir çoğu director’s cut… Şöyle kabaca bir hesapladı; bir rafta 50 DVD varsa, 6 rafta 300 DVD vardır. Harika. 300 DVD, tanesi 5 liradan satılsa bile, ki burada koleksiyoncular için daha fazla para edecek bir sürü cevher vardı, yani tanesi 5 değil 10 lira filan olmalıydı, bu demekti ki bu set en az 2500-3000 TL’ye giderdi. “Ne yapalım, ölü bir teknoloji, zaten indiriyorum” diye kendini avutarak ve yasa kapılmadan hesaba devam etti.

 

Abartmaya gerek yoktu, DVD’leri satıp birkaç gün sonra maaşını alınca zaten 10.000 civarında bir para gösterebilecekti lanet olasıca Güven’e.

 

Filmleri saymaya ve isimlerini teker teker yazmaya koyuldu. 322 DVD vardı, upuzun bir listeydi. İlk düşündüğü ücret politikasının biraz üstüne çıktı.

 

Post-apokaliptik yolculuklardan, taht sevdalarından, zamanda bir kırılmalardan, meydan muharebelerinden, ilk gençlik bunalımlarından, felaketlerle dolu aile destanlarından, mafya babalarının yumuşak karınlarından, geçirdiği kötü bir olay sonucu aklını kaybedenlerden, ihtişamlı hayatının sonunda yapayalnız kalmış ejderhalardan, geçirdiği kötü bir olay sonucu aklını yeniden bulanlardan, yaşarken hep acı çekmiş sanatçılardan, uzayda korku dolu anlardan, kötü yola düşen iyi kalpli kadınlardan ve New York sokak çetelerinden oluşan baş yapıtına 3500 TL fiyat biçti.

 

Çok özel olduğunu düşündüğü birkaç boxset’in detay fotoğraflarını çekti, bir de hepsini birden aldığı genel bir fotoğraf. Hiç almayacağı arabalara, teknelere baktığı bir web sitesinde ilanını oluşturdu, başlığını “Özel ve sınırlı sayıda parçalarla dolu 322 DVD’lik koleksiyon ihtiyaçtan satılık” olarak düzenledi ve bu bahsi bir an önce kapatmak istedi.

 

Göz bebeğini bir Schengen uğruna gözden çıkarmak için verilen bu ani karar sonucu daha fazla güçlü kalamadı. Biraz da kendine acıyası gelmiş̧ olacak ki boğazında bir yumru hissetti, yutamadı, yumru gözlerinden birkaç adet yaş formunda yanaklarına, daha sonra dudaklarına, umursanmadıkça boynuna doğru süzüldü. Tıraş olduğu yerler hep yandı ağlarken. Dehidre oldu, yorgun düştü, yattığı yerde kaldı.

adam_7

 

Tufan, steril bir toplantı odasında uzun bir masada yan yana oturan 3 yabancı yetkili kişinin karşısına oturdu. Ortadaki küt saçlı Almansı kadın “Biraz kendinizden bahsedin” dedi İngilizce. Yanındakiler başlarını öne eğerek onayladı. Tufan, ilk olarak hemen DVD koleksiyonundan bahsetti. Bu esnada bir bir sevdiği yönetmenleri sayıyor, o film senin bu film benim, sanki kendi çekmiş gibi gururlanarak ve İngilizceyi sular seller gibi konuşarak anlatıyordu. Yetkililerin yüzünde bir gülümseme oluşmuş̧, sohbet rahatlamıştı. Vize garanti gibiydi. Sağ̆ tarafta oturan kel ve gözlüklü bey “İngilizceniz çok iyi, Avrupalı olmadığınıza emin misiniz?” diye sordu, sırıtarak, sanki Avrupalılar kendi aralarında şakalaşıyor gibi. Tufan, yalandan bir kahkahayla “No, I amn’t” (Hayır değilim) diye cevapladı. Türkçemiz buradaki imla hatasını anlatmak için tam bir karşılık bulamasa da “amn’t” yani “emınt” diye bir şey İngilizcede yoktu ve bu affedilemezdi. O anda bir sessizlik oldu ve yetkililer kendi aralarında fışırdamaya başladı. Tufan ne dediklerini tam olarak seçemiyordu. Gözlüklü bey gözlüğünü çıkarıp masaya koydu, küt saçlı kadın alnını kaşıdı, sol tarafta yüzü tam belli olmayan ve kadın mı erkek mi anlaşılmayan kişi ise hayretle “But he said amn’t!” (Emınt dedi!) diye itiraz etti. Hepsi aynı anda kakalak suratlarıyla Tufan’a döndüler. İnce uzun masa form değiştiriyor, inceliğini kaybediyor, Tufan’ın karşısındaki yetkili yüzler git gide küçülüyordu. Tufan ağzını açıp bir şey söylemeye kalktı, sesi çıkmadı. Olanca gücüyle bağırmaya çalıştı, yine sesi yoktu. Uzaklaşarak kendini bir anda Esenler Otogarı’nda buldu.

 

Ertesi gün olmuştu bile. Uyandığında kendi sesini duyduğuna çok memnun oldu.

kadin_7

Gazetede avans için yine Nursel hanımın kapısındaydı Tufan. Nursel hanım telefondaydı, bir el işaretiyle Tufan’ı içeriye buyur etti. Tufan da konuşmanın bitmesini beklerken arkasındaki mantar panodaki fotoğrafları inceledi. Yediden yetmişe kadınlarla yanak yanağa çekilmiş̧ pozlarla doluydu. Burada asıl önemli olan nokta, yani masayı aşıp duvarlara taşan bu kişiselleştirme gayreti, Nursel hanımın ofisine nasıl da sıkıca tutunduğunun, kovulsa sessizce çıkıp gitmeyeceğinin kanıtı gibiydi. Telefon bitince Tufan sesini kalınlaştırarak avans almak istediğini söyledi. Nursel hanım gözlüğünün tepesinden Tufan’ı şöylece bir süzdükten sonra avans formunu uzatarak, “Bunu doldur getir bana” dedi. Bu cümlede alınacak bir şey yoktu belki ama ilişkilerindeki bu “siz-sen” orantısızlığı da hiç hoş̧ değildi hani. Tufan birkaç kez Nursel Hanım’a sen ve siz demek arasında gidip gelmiş̧, bir keresinde ağzından “senz” gibi bir şey çıkmıştı.

 

Avans formu elinde alelacele masasına doğru yürürken değerli iş arkadaşlarının bakışlarının şahin gibi “Avans” sözcüğünü yakalayabildiğini düşünüyordu. “Görürlerse görsünler ne olacak” diye düşündü ama bu düşünce bile içinde olması rahatsız edici bazı endişeleri barındırıyordu. Avans almak sanki bir yenilgiydi, doğru planlanamamış bir hayatın bir aya indirgenmiş̧ dilimindeki başarışız bir bütçelendirme girişimiydi.

kedi

DVD koleksiyonunun hala satılmadığı bilgisi Tufan’ın meme uçlarını çimdiklemeye başlamış olsa da, dünyanın sikimsonik gündeminden önüne düşen haber metinleri aklını meşgul tutuyordu. Ne hikmetse son günlerde redaksiyonunu yaptığı metinlerde pek bir hata bulamıyordu. Bir tek haber editörü Semih Durusu’yla “Yurtiçi mi yoksa yurt içi mi?” münakaşasına girmiş̧, büyük ihtimalle yanlış̧ olsa da sırtını TDK’ye dayayarak Yurt İçi deyip galip gelmişti. İşin içine TDK girince herkesin boynu kıldan inceydi.

 

Mesai bitimine yakın mail kutusuna Lale’den bir mail düştü, konusu yoktu. Heyecanla açtığında gördüğü video, bir kedinin kafasına çiçek konduğunda kaybettiği kediliğinden başka bir şey değildi. Tufan, bu mail’ı dasdasdasd diyerek cevapladı.

 

1 gün geçti. DVD koleksiyonu alıcı bulamadı.

 

2 gün oldu, tık yoktu. Bu esnada Lale yine bir kedi videosu yolladı. Salatalık görünce çok ama çok korkan kediler toplamasıydı. Bunu da eheheheheheh diye cevapladı.

 

3 gün geçti, DVD koleksiyonundan da, Güven’den de, Lale’den de bir haber çıkmadı. Bir kez annesi aradı, “Niye aramıyorsun?” diye sitem etti, oğlunu ne kadar merak ettiğini belirtti. E daha dün konuşmuşlardı. Annesinden derhal Alzheimer’a baktırmasını istedi.

kadin_4

4. günün sabahında Güven’den beklenen telefon geldi. 3 hafta sonra gerçekleşecek düğüne yetişmek istiyorsa yarınki vize randevusuna gitmeli, eksik belgeleri de bir zahmet yanında getirmeliydi. Avans hesaptaydı, ancak DVD koleksiyonu hala satılmamıştı. Avrupa yetkililerinin kriterlerine göre hala fakir görünüyordu. Bu kadar belirsizliğin üzerine haber editörü Semih Durusu’nun boynundaki minervaya eşlik eden ukala gözleri ve elinde bugünün gazetesiyle başında bitmiş olması, iyi bir şeyin göstergesi olmamalıydı. “Göz var nizam var be Tufancım” diyerek gazetenin finans sayfasını açarak sağ alt kolondaki haber başlığını parmağıyla gösterdi: “Doların düşüşü tüm piyasalarda coşkuyla karşılandı” yazıyordu.

 

Yıkıldı. Çoşku yazıyordu. ÇOŞKU. Başı 30 derecelik açıyla sağa doğru yattı. Bu eğim bir hatanın kabullenen bünyedeki ilk semptomuydu ve içten bir “Özür dilerim” açıya eşlik etti. Sayın Durusu ne hikmetse bu kabullenişe sessiz kalmayı tercih ediyor, bilhassa Tufan’ı perişan etmek istiyordu, galiba. Bir süre susuştular. Durusu suskunluğunu bozdu. “Bu kabul edilemez”.

 

Bundan sonra iki seçenek vardı: Ya baş eğimini bir hayat tarzı haline getirip bundan sonraki günlerinde hep mahcup yaşamak ve bu hatanın üstesinden gelmek için ekstra çalışmak, ekstra davranmak ve ekstra. Ya da ikinci seçenek. İkinciyi seçti. Editörün gözünün içine baka baka masasındaki Türkçe sözlüğünü, İmla kılavuzunu ve öğle tatillerinde okuduğu birkaç kitabı toparlamaya başladı. Editör, servikal hareketi engelleyen korsesinin tepesinden anlayışsız gözlerle Tufan’ı seyrediyordu. Çirkin bakışları Tufan’ı seçiminin yerinde olduğuna iyice ikna etmişti.

 

Derken Tufan hatırladı. Bu dangalak editörle geçen gün girdiği “Yurt içi mi, yurtiçi mi?” mücadelesinden galip gelince herif Tufan’a feci şekilde sinirlenmişti. Orada bırakmayıp, bilenmişti de belli ki; insan olan “Bir daha olmasın” der, özrü kabul edebilirdi ancak Semih Durusu kendini ve pozisyonunu çok seven hakiki bir dallama olduğundan Tufan’a bariz biçimde acı çektirmeyi seçmişti.

 

Ofis ofis olalı böyle istifa (yoksa kovulma mı) süreci görmemişti. Olayın herkesin gözleri önünde cereyan etmesi Tufan’ı kontratağa geçmeye teşvik etti. Kitaplarından güç alarak Semih Durusu’ya omzuyla öyle bir çarptı ki adamdan “INK” gibi bir ses çıktı ve yere kapaklandı. Boyun korsesi var diye haddinden fazla dramatik biçimde acı çekmeye hakkı var zannediyordu. Fakat seyreden gözler için o bir omuzla tuşe olan adamdı bundan sonra. Üstüne üstlük, hala inliyordu.

 

Bu manzara Tufan’ın hoşuna gitmişti. Hemen terk etmek istemedi ortamı. Ayrıca senelerdir çalıştığı yerden son sözü “Özür dilerim” olamazdı.

 

“Göz var izan var demek istedin sanırım. NİZAM değil”

 

Son düzeltisini yaparak gazeteden çıktı. Yalnız etrafta hiç öyle tezahürat filan olmamıştı.

 

Bir tatlı su bulutu misali süzülerek evine geldi. Oturdu, bunun üzerine bir şiir yazdı.

 

İstifadan sonra gelen öfori

Nasıl da unutturur dertleri!

Nasıl da bir an için alaşağı eder insanın tüm bildiklerini… İstifa etmemişler asla bilemez,

İstifanın döşten gıdıya,

Gıdıdan yanaklara uzanan alev topu sıcaklığını.

 

Sahiden de bir çok bildiğini unutmuştu. Yeni ufuklar da açılmıştı elbette, şiir yazmak gibi. “Bildiklerinizi unutun”. Bu, Tufan’ın arada bir sipariş verdiği bir dönercinin sloganıydı. Lale’yle bu sloganın genelliği üzerinde uzun uzun tartışmış neyi unutacaklarını anlayamamışlardı. Tufan bu sloganı, yani Bildiklerinizi Unutun’u istifaya uygun gördü. İstifa – Bildiklerinizi unutun.

 

Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, istifa öforisinin de bir sonu vardı: Tufan’ın gözleri, travmatize ama dondurmaya da hayır diyemeyen bir cadı Maki gibi yavaşça açılıyordu.

 

Yine de stres veya bir pişmanlık yoktu. Bunca sene tazminat alabilmek için kendini kovduran veya kovulmayı uman çalışma arkadaşlarını gözlemlemişti, şikâyet ede ede etraflarındakileri de bu şikâyet balonuna dahil etmeye çalışır, tam da sistemin istediği gibi, bir köle gibi işe gidip gelirlerdi. Tufan, sonucun tüm çekiciliğine rağmen gazetede geçirdiği 11 seneden alabileceği tazminatı hesaplamadı, kendini boş yere üzmedi. İyice terk etmişti, burada bırakılmalıydı.

 

“Blö blö”. Telefonuna mesaj geldi. DVD koleksiyonu alıcı bulmuştu, 3500 lira hesabındaydı.

kadin_2

Panama gibi bir yerde olduğunu hissediyordu Tufan. Nereden bildiğini bilmiyordu, çünkü etrafını göremiyordu; dev demir surlarla çevrili, yerleri gri karolarla kaplı bir alanın içindeydi. Burada beş yüz civarı Tufan yaşıtı kişi, hararetle dev demir kapıyı zorluyor, kadın erkek onlarca kas gücüne rağmen bir türlü açmayı başaramıyordu. Anlaşılan burası Hunger Games, Maze Runner ve Survivor tarzı bir ortamdı ve çözülmesi gereken bir bilmece vardı. Tufan’ın aklına vahiysi bir fikir indi; yerinden hızla kalktı ve koşarak bir el arabası aldı. Demir kapının önüne doğru sürüdü, kapının önündeki karoların üzerinde arabasını gizli bir koda uygun gelecek şekilde yürüttü. Bir anda karolar yeşil ve kırmızı yandı.

 

Demir kapı açıldı. Tufan, demir kapıyı açmıştı.

 

Bir sonraki sahnede herkes kapıdan geçmiş, koloninin yine Tufan yaşlarındaki bilmiş başkanı arkasına kabinesini almış̧, Morpheus’un Zion halkına konuşma yaptığı gibi yüksek bir yerden insanlara sesleniyordu.

 

Çimlerle ve ağaçlarla kaplı dev bir otlağa yayılmış̧ insancıklar sevinçten çıldırıyor, başkanı alkışlıyordu. Tufan da, başkan ve kabinesinin karşısında bir kaya yığınının üzerinde kollarını önünde kavuşturmuş bir biçimde muzaffer bir edayla başkanın konuşmasını beklemekteydi. Başkan sözü aldı: “Bugün” dedi, “Bugün, demir kapı açıldı. Şimdi arkanıza dönün”, herkes arkasına döndü “Ve Tufan’a bakın. Demir kapıyı, Tufan açtı”. Kalabalık ses tellerinin sınırlarını zorlarcasına çığlık atmaya başladı. Tufan tüm tevazuuyla “Hayır canım, bu bir ekip isiydi” tarzı el hareketleri yapıyor, kalabalık yine de ikna olmuyordu. Günün, hatta tüm zamanların kahramanı Tufan olmuştu.

kadin_5

“Uvva uvva uvva” Bu, alarm sesiydi. Tufan, bankadan yeni paralarıyla değeri artmış hesabının dökümünü alıp vize randevusuna gitmek için yatağını ivedilikle terk edip evden çıktı. Bankadan alması gereken belgeyi aldıktan sonra neşe içinde, sekerek yürümeye başladı. Yüzünde yolda her gördüğü kişiye Amelie kâkülüyle selam verecekmişliğin alarmı belirgindi.

 

Buluşma saatinin 10 dakika öncesinde konsolosluğun önüne ulaşınca etrafına bakındı. Güven hangisiydi acaba? Şu elinde dosyayla Gitanes içen bıyıklı abi olamazdı, Güven olmak için biraz yaşlı duruyordu. Gözlüklü küt saçlı kadın mıydı acaba, gerçi o da fazla beyaz yakalıydı. Ayrıca ne kadını, Güven erkekti.

 

Omzuna bir el dokundu. “Tufan bey sizsiniz herhalde?” dedi gayet kısa boylu, esmer, yanaklarından çıkmayı değil de fışkırmayı tercih eden sakallarını her gün tıraş̧ etmekten yüzü Japon köselesi gibi olmuş bir genç. Bu Güven’di. Güven, Tufan’ın zaten kendi kendine aldığı belgelerle dolu Schengen dosyasını tekrar Tufan’a teslim etti. Tufan, banka hesap dökümünü güncellediğini söyledi, dosyadan eskisini çıkarıp yenisini koydular. Son olarak, vize ücretini elden verdi. Vere vere bir hal olmuştu şimdiden. Kim bilir içeride ne gibi aşağılayıcı muamelelere maruz kalacaktı, kendini iyice biledi. Güven “İyi günler” deyip gidince, yok olunca üşür gibi oldu.

 

Tek kişilik gösteri hemen kapıdan girince başladı. Numara alma aygıtının önüne üşüşmüş vahşi Schengencileri bir süzdü, bir de kendine baktı. Tolga Savacı’ya benzeyen biri haricinde kendine tehdit olabilecek birini göremedi. Buradaki bir çoğundan daha çok hak ediyor gibi görünüyordu vizeyi. Hakkını arayan haklının kıvancıyla oturup numarasının gelmesini beklemeye koyuldu.

 

423, yani Tufan’ın elinde tuttuğu kâğıt parçasındaki numaranın gelmesi uzun sürmedi. Çarçabuk önünde bittiği veznenin içindeki kişinin Türk olması biraz rahatlattı onu, gerçi bu diyalogu İngilizce de atlatırdı, sorun değil.

 

Karşısındaki bu genç kadın, Tufan’ın Avrupa’ya girişinden sorumlu kişilerden biri olduğuna göre bir şeyler yapılmalıydı. “Günaydın” dedi Tufan, kadın kafasını kaldırmadan ve ağzını çok az açarak “Günaydın” diye yanıtladı. Diyalog ilerlemedi. Tufan’ı birkaç yıl yaşlandırmış dosyanın içeriğini fırfır diye karıştırdı. İşine yaramayanları kenara ayırdı ve Tufan’ın eline verdi.

 

Amma tatsız bir iletişim olmuştu be.

 

Dosyaları eline alınca Tufan boşluğa düşer gibi oldu, çünkü çok fazla vezne vardı. Ayrıca sıradaki kişin çoktan Tufan’ın arkasında belirmiş ve sosyal mesafeyi aşmıştı. “Böyle sorularla vaktimizi çalmayın” der gibi bir hali vardı. Yürüyen merdivende solda duranlara şekil yapan aceleci bir yürüme sevdalısı gibi görünüyordu. Bu adam Tufan’a ne demeye çalışıyordu? Gördüğünüz gibi alınacak, içerlenecek bir çok şey bulunabiliyordu isteyince.

 

Schengen’in ücretini ödedikten sonra işinin bittiğini sanmıştı ancak çıkışta yeni bir odaya yönlendirildi. Fotoğrafı çekilecekti? E zaten çektirmişti, hem de bok gibi çıkmıştı. Demek bir yanlışlık vardı, tam anlayamadı. Alnına dökülen saçları yanlara sıkıştırıp en düz pozunu verdi. Nasıl olduysa bir önceki fotoğraftan da kötü çıkmayı başarmıştı.

adam_8

İşsiz Tufan, evinde artık olmayan DVD koleksiyonunun eksikliğini hissetmezken ve tabakta son kalan ve çöpe gitmeye hazırlanan bir eriğin ağzından bireyin kendini gerçekleştirememesinin hüznüyle ilgili bir deneme yazarken kapı çaldı. Pasaport gelmişti. Sayfaları süratle çevirip vizeye ulaşınca ilk fotoğrafını gördü. O rezalet fotoğraf nasıl olduysa iyice yayvanlaşmış Tufan’ı yaşını başını alan Leonardo Di Caprio nasıl her geçen sene daha çok bir Ramazan pidesine benziyorsa, işte tam öyle göstermeyi başarmıştı. Çekinerek vizenin süresine baktı; 15 günlük, tek girişlik.

 

Tadı kaçtı. Hakaret etmek, cinayet işlemek, yaylım ateşi açmak, gemi patlatmak, yaka paça hesap sormak, sınır kapısında kendini yakmak istiyordu.

 

Hayalinde konsolosluğa, dur dur ne konsolosluğu, BÜYÜKELÇİLİĞE bir mektup yazmaya başladı ama devamını getiremedi.

 

İtalya Büyükelçiliği’ne,

 

Kapı çaldı.

 

Vize almanın aşağılayıcı tiksintisinden bahsedebileceği bir merciiyle buluşacağını sandı. Yanılıyordu. Gelen Lale’ydi.

 

Dümdüz içeri girdi, ilk bulduğu yüzeye oturdu, Tufan’ın seneler önce ölmüş dedesinin albay emeklisi omurgasını en güzel kavrayan yeşil berjerine.

 

“Oddvar öldü”

 

Tufan ahlâksızca sevinmişti. Yine de çok üzülmüş rolü yaptı. Hatta varını yoğunu ortaya koydu. Büyük performanstı.

 

Lale kıkırdıyordu. Tüm yol boyunca hazırladığı “Öldü diyeceğim ehe” şakasının hemen gülerek içine etmişti. “Ölmedi. Ama ayrıldık”.

 

-içtepisel damat halayı arası-

 

“Bir şey söylemeyecek misin?”

 

Ne söylenirdi? “Oddvar delikanlı çocuktu, iyi ki ölmemiş” mi? Yoksa madem sordun söylüyorum ulan suçlusu sensin kontenjanından “Helalimsin” mi?

 

Bunlar yerine, her şeye sıfırdan güzel bir başlangıç yapmayı uygun gördü: “O bir pipi değildi”.

FacebookGoogle+Twitter