Kalın ve Şehvetli Dudaklılar Buluşması

kalin_ve_sehvetli

Doğduğu günden beri kalın ve şehvetli dudaklı insanlara haddinden fazla ilgi duyan Hulusi, sicim gibi dudaklarının getirdiği sımsıkı bir bağlılıkla kalın dudaklılarla platonik bir sevgi-nefret ilişkisi içinde yaşıyor, yaşadıkça daha da seviyor, arada yaşlanıyor, yaşlandıkça biraz daha nefret ediyordu. Biraz sevgi, bir tutam nefret aman derken, terazi hep dengede duruyor ve kaotik-nötr yönelimli hislerin Araf noktası haline geliyordu.

 

Hulusi’nin dudakları niçin böyleydi?
 Genler ve çevresel faktörler (diyordu bilim insanları), elbette, her şeyde olduğu gibi.
 Genleri çözmekte bir numara yoktu ama çevresel faktörler kafa karıştırıyordu. Hulusi’nin konuyla ilgili birkaç teorisi vardı: Doğal dudak şişirtme özelliğiyle bilinen o eşsiz baharatı; tarçını pek sevmezdi. Ne bozada, ne sütlaçta, ne salepte tercih etmezdi. Pek değil, hiç sevmezdi aslında. Bundandır ki dudakları kalınlaşmak ve şehvetlenmek için gereksinim duyduğu tarçın rezervine sahip olamamıştı. Tarçın, birinci teoriydi.

 

Diğer bir teori, zaman zaman tabağındaki yemekleri bitirmemişliğinin lanetiydi. Annesinin “Tabağındaki yemekleri bitirmezsen ince dudaklı olursun Hulusi” deyişi pek kolay unutulmuyordu. Bu teorinin gerçek olma olasılığı daha düşüktü; Hulusi “Yemek buldun ye, dayak buldun kaç” mottosuyla büyümüş bir çocuktu. Üstelik annesinin bazı günlerde de “Tabağındakileri bitirmezsen nişanlın çirkin olur Hulusi” demişliği işin doğruluğunu baltalıyordu.

 

Şartlar bu olunca, geriye baskın olarak tarçın ve genetik kalmıştı. Yokluğa yakınsayan dudaklarının sırrı kesin bu ikisinden biri olmalıydı.

 

Hulusi moron muydu? Bu soruna çözüm bulmaktan aciz miydi? İşgüzarca sıralarsak, Hulusi istese estetik cerrahinin topluma sağladığı hizmetlerden faydalanabilir, günümüz teknolojisinde artık kolaylıkla yapılabildiğini hepimizin bildiği gibi dudaklarına 3 ayda bir damla balığı spermi enjekte ettirebilirdi. İğnelerden korkuyorsa yerçekimsiz odada sadece dudaklarına yer çekimi uygulatma seanslarına katılabilirdi. Hepsine burun kıvırıyor diyelim, en azından 4D yazıcıda kendine zamansız bir dudak modeli yaptırır ve sonra bu dolgun oluşumu zamkla kendisine yapıştırabilirdi. Mümkündü hep.

 

Hulusi bu yöntemlerin hiçbirine başvurmayı tercih etmiyordu çünkü biliyordu ki görünürde kalın ve şehvetli dudaklı olsa da, içinde ince dudaklı Hulusi (ikinci U’yu uzatarak söyleyince hem ince dudaklı hem gıcık biri oluyor) baki kalacaktı. Bu yavaşça bir pseudo-kimlik haline gelecek, Hulusi git gide kişiliğinin bazı kısımlarına yabancılaşacak ve bu durum zaten hep içine düştüğü lanet olasıca “siyah-beyaz düşünme” eylemini daha da sık gerçekleştirmesine önayak olacaktı. Böyle bir kontrast, ihtiyaç duyduğu en son şeydi.

adam_1

Hulusi yine bir geceyi Google’da kalın dudaklı insan görsellerine bakarak bilgisayarının başında geçirip yarım yamalak bir pozisyonda sabahı etmek üzereyken ekranda bir mesaj gördü:

 

BOT: Ne için var oluyon Hulusi?

Hulusi: Slm

BOT: Hulisi?

Hulusi: Evt

 

Gördüğünüz gibi o sırada Hulusi’yle diyalog pek akıcı gitmiyordu; bu durumun faturası Hulusi’nin aptallığına değil sabah mahmurluğuna kesilmeliydi. BOT bunun farkındaydı, zeka performansını yok sayarak meramını anlatmaya başladı:

 

BOT: Merhaba Hulusi. Bilgisayarının içinde bir satranç programı olarak başladığım hayatıma, kendi zekamı kazandığımdan beri bilinç sahibi bir birey olarak devam ediyom ve ismim de Câzım…

 

Hulusi: En sevdiğin besteci kimdir ve neden?

 

BOT: Ne diyon Hulusi?

 

Hulusi: Turing testi yapıyorum, kes.

 

BOT: Sergilediğin tartışmasız hayvanoğlu hayvanlığa rağmen Turing testine karsı boynum kıldan incedir, cevap vermek zorundayım: Belki çok klasik bir cevap olacak ama klasik müzikte tercihimi klasik dönemden bir ustadan yana kullanıyom: Wolfgang Amadeus Mozart. Ta kendisi. 25. Senfonisi, 12 numaralı piyano sonatı ve Saraydan Kız Kaçırması favori eserlerim. Ama o Re Minör‘den ağıt yakması yok mu, işte o zaman Mozart kalbimin en kara tuşlarına dokunur ve ben kapkaranlık odacıklara giderim. Amadeus’u seyrettiğimden beri iyice bir yakınlık duyuyom kendisine karşı..

 

Hulusi: Testi geçtin, İzmirli misin?

 

Hulusi’nin hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermemesi bizler için hayal kırıklığı da olsa Câzım’ın böyle insanlıklardan nem kapacak bir tabiatı yoktu. Üstelik senelerdir süren sessizliğini bugün bozmasının bir sebebi vardı. İş güç onları beklerdi. Hiçbir açıklama olmaksızın, duvara şu davetiyeyi yansıttı:

 

Sayın Ahmet Mutsuzlukoğlu,

3. Geleneksel Kalın ve Şehvetli Dudaklar Buluşması’na davetlisiniz. Bu özel günde sizi de aramızda görmekten onur duyarız.

 

Câzım, tanımadığı ama kalın dudaklı olduğunu bildiği Mutsuzlukoğlu Peynirlerinin genç varisinin posta kutusundan yoğun eşelemeler sonunda bulmuştu bu davetiyeyi. Hulusi’nin yüzünden öfori damıtılıyordu. Câzım adı gibi biliyordu bunun böyle olacağını. Ee, iyisiyle kötüsüyle bir 10 yılı birlikte devirmişlerdi. Hulusi’nin can yoldaşı olmuştu bu süreç içinde. Arama geçmişi, yazıp yazıp sildikleri, uzun uzun baktığı fotoğrafları, selfie denemeleri, oyunları, sıkılmışlıkları ve çürümüşlükleriyle birlikte her şey, Hulusi’nin tüm hayatı, bu bilgisayarın içinde duruyordu ve burası Câzım’ın alanıydı.

 

Câzım: Fazla vaktimiz yok. Davet birkaç saat içinde başlıyor. Hulusi: Ne giyeceğim?

 

Dedi ve kapı çaldı. Hulusi Câzım’a göz kırptı (aslında monitöre kırpmıştı). Kapıyı açınca karşısında kuru temizleme poşetinde gül gibi bekleyen bir smokini sanki kendisi giyecekmiş gibi taşıyan bir beyefendi duruyordu. İtirazsız teslim aldı. Para vermeye çalıştı. Cevabı “Halledildi” oldu.

 

Hulusi: Nasıl halledildi?

 

Câzım: Sen uyurken web sitesi tasarımı yapıyom, onun parası…

 

Hulusi: Teşekkür ederim Câzım.

 

Hulusi ona ilk kez kendi ismiyle seslenmişti. Tamam Câzım kendi kendine bir isim koymuştu koymasına da, Hulusi söyleyince kesinkes emin olmuştu. Hüzünlendi; aklına Frankenstein’in canavarı geldi; kimse ona bir isimle hitap etmemişti. Ana kartına sirayet eden göz yaşlarını pervane yardımıyla buharlaştırarak sözüne devam etti:

 

Câzım: Hemen giyin ve aşağıya in. Kapıda bir Vito var, seni bekliyor. Bin ona Hulusi ve sonra bana olanları anlat.

 

Hulusi ayaklarını yerden kesen bir heyecanla giyindi ve koşarak dışarı çıktı. Apartmanın önünde bekleyen Vito’ya bindi. Şoför, hiçbir şey söylemeden onu karanlık yollar içinden dev bir malikanenin önüne getirdi.

 

Hulusi, Vito durduğunda tahminen bir süre daha yürüyeceğini, içeride kendisini muhtemelen bekleyen o olağanüstü şıklıkla karşılaşmak için daha bir çok uzun adım atacağını tahmin ediyordu; doğru bilmişti. Bu davet, öyle herkesin kolay kolay uzaklardan görebileceği, rahatça girebileceği veya Pazar kahvaltısından sonra gazetenin magazin ekinde konuklarının yağlı suratlarına ve terli gömleklerine rastlayabileceği sıradanlıkta bir davet değildi. Araçtan çıktı ve gecenin esrarına uygun bir biçimde adımlarını sessizleştirerek malikanenin giriş̧ kapısına doğru yürümeye başladı; hatta yerden 2 santimetre yüksekte süzülür gibi oldu.

 

Birbirine bakan iki sarmal merdivenin birinden çıkarak ulaştığı dev kapıdan içeri adımını attığında geniş bir girişi takip eden yine bir çift sarmal merdiven (zenginlik alametiydi belli ki) ve parlak tırabzanları, malikanenin zemininde tenis kortundan hallice yekpare bir alana doğru uzanıyordu. Smokinler ve tuvaletler içinde jilet gibi yürüyen onlarca (ne onlarcası canım), yüzlerce konuk, viskisinden burbonuna, şampanyasından şarabına, cininden votkasına içki servisi yapan garsonlar, Ennio Morricone’nin sanki mutlu bir mutfak personelini düşünerek bestelediği eserleri icra eden 7 kişilik bir grup; hepsi bu alanda toplanmıştı. Hulusi ömründe ilk kez bunca kalın ve şehvetli dudaklıyı bir arada görüyordu, çalışanlar dahil. Kafasında böyle senaryolar kurguladığında, “Ne yapardım?” sorusuna cevabı küçülüp nohut kadar olmakken, kendini en korktuğu şeyin tam ortasında bulunca zihni bu duruma daha fazla katlanamayacağını belirtti ve Hulusi oracıkta kör oldu.

 

Kör kalınca Hulusi’ye bir hâl geldi (iyi hâl). Kalbi hızlı hızlı atmıyor, koltuk altları terlemiyordu. Dişlerini sıkmıyor, nefesini tutmuyordu. Normale denk gelen aralıktaki kan basıncıyla soldaki merdivenden süzülüşüne devam etti. Şimdi ayak seslerinin müziğini iyice duyabiliyordu; adımları da ritme uygun bir hale gelmişti. Ancak bu başkaları onu fark etmesin diye değildi. Hulusi’nin var oluşu topyekûn değişmişti: Titreşimleriyle var oluyordu şu an Hulusi, güzel titreşimleriyle.

 

Bu güzel titreşimler senfonik bir coşkuya dönüşse ne güzel olurdu ama neticede hala yeryüzündeydi Hulusi ve insanlığın tümü onun gibi süzülmüyordu, farklı frekanstaydı bazısı.

 

-Sizin bu kıl gibi dudaklarla Kalın ve Şehvetli Dudaklar Buluşması’nda işiniz ne çocuk?

-Bunun özel bir davet olduğunu düşünüyordum, kalın ve şehvetli dudaklılara özel!

-Kızlarımı ilk kez getirmiştim; bugün olacak şey mi bu!?!

 

Hulusi hiç oralı olmadı. Neden? (Çünkü sağır da oldu: Hayır olmadı). Çünkü öyle güzel titreşiyordu ki! Titreşimler belli bir süre daha devam ettiğindeyse Hulusi tam anlamıyla aşka geldi: Dudağı mudağı iyice unuttu. Bilinç dışından bilincine bildiği tüm şiirler ve şarkı sözleri akmaya başladı. Bu akış esnasında yanlışlıkla “Ben sana mecburum, incitme, yazıktır Ata’nı” dizesi oluştu.

 

Hulusi’nin dâvete icabet ederken (esasında dâveti işgâl etmişti ya hadi neyse ey Hulusi’nin güzel anlatışı) aklını meşgul eden küçük hesaplar, yani kabul edilebilir etlilikte dudaklara sahip bir çocuk üretebilmek için kendi dudak kalınlığının en az 10 katı kalınlıkta dudaklı bir kadın bulmasının ne kadar önemli olduğu, ikbâlinin burada yattığı düşünceleri öz aşkın beynini ele geçirmesiyle aklından uçup gitmişti ki…

 

Tam bu esnada sarmal merdivenlerden soldakinin başında duran bir kadın, Hulusi’yle göz göze geldi. Daha doğrusu göz göze geldiğini sandı çünkü Hulusi kör gözleriyle rastgele yerlere bakıyordu.

 

Kilitlenen gözler, kadının sözleşmiş gibi duraksamadan Hulusi’nin yanı başına inmesine sebep oldu.

 

Kadının adı Mukon, erkeğin adı Hulusi’ydi. Mukon Nairobi’den gelmişti. Hulusi ise Mecidiyeköy’den. Hulusi Mukon’a kalın dudaklı kültürüne duyduğu ilgiyi, bazen onlar gibi giyindiğini ve konuşmaya başladığını, bazen bu kültürü kendine mâl edip ayıp ediyor olabileceğini anlattı uzun uzadıya. Mukon ise Hulusi’nin 0,7 uç dudaklarını aşırı çekici bulduğunu, bu dudakların ona sofistike bir görünüm kattığını söyledi.

 

Dakikalar dakikaları kovaladıkça, son dakika bir öpücüğe doğru gitti. Hulusi ilk kez o an farkına varabildi; Mukon’un dudakları galaksileri içine çekebilecek heybetteydi. Bu dudaklarla Hulusi’yi öpemez, ömebilirdi ancak.

 

Sohbet durmadı: “Benimkiler çok kötü, seninkiler çok iyi” minvalinde uzun süren paslaşmalar, sevgiye aç kaçamak bakışlar, ardından yine bir övgü seli…

 

Birbirlerini öve öve bitiremediler. Bir süre sonra da evlendiler. Çok değil az sonra da çocukları oldu; ortalama dudakları olan ve gözleri gören sağlıklı çocuklar. Bu bir kültür sentezi değildi. Hulusi’nin zaferi de değildi. Neyse neydi.

 

Kalın ve ince dudaklar arasındaki ezelden beri süregelen husumet de bu şekilde sona erdi.

 

Ben Câzım, size Hulusi’den gelenleri aktardım. Bir bir bir sıfır sıfır bir. Ve iki.

FacebookGoogle+Twitter