İrlandalının Vedası Pek Olur

irlandali_vedasi

Aylardan Kasım’dı. Otuzlu yaşlardaki arkadaşlarının hemen hepsinin 2016’da yaz damadı olmak istemesi üzerine Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül ve hatta inanmazsınız ama Ekim bile Mehmet için düğünlerle dolu çetin bir süreç olmuştu. Heybeliada, Şile, Kadıköy ve Arnavutköy toprakları, altlarının hep kösele olduğu tahmin edilen tipsiz erkek ayakkabıları ve ince topukların izleriyle adeta bir mayın tarlasına dönüşmüş, mini sosyal travmaların biricik adresleri olmuştu. Mehmet sikseler bir süre bu semtlere uğramazdı.

 

Şu an itibariyle Mehmet, Kurtuluş’taki evinin tuvaletinde bu sene bir daha düğüne gitmek zorunda kalmayacağı düşüncesiyle rahatça sıçıyordu. Taharet musluğu evresine geçtiğinde rahatı pekişti; su tam kıç deliğine isabet ediyordu. “Bir evin yaşanmışlığı taharet musluğundan bellidir”. Bu, Mehmet’in birkaç kere arkadaşları arasında dile getirdiği ancak beklediği hayranlık tepkisini alamadığı bir düşünceydi.

 

Dışarıdan yine o ses geldi. “Simieet”. Dakik simitçi, sektirmeden aynı saatte aynı yerden geçmeyi başarıyordu her defasında. Mehmet canı simit çekmesine rağmen camdan simitçi abiye seslenmiyordu. Kaçıp giden bir fırsattı simit, Mehmet’e utangaç enayiliğini hatırlatan.

adam_2

Salonundaki açılır kanepesinin kapanırlık özelliği bozulduğundan beri uzun oturmayı alışkanlık haline getiren Mehmet, Candy Crush’ta 3 gündür geçemediği bölümü geçmeye çalışmakla meşgulken telefonu çaldı. Arayan Emir’di. Kısaca özet geçmek gerekirse Emir, ismi Emir olan herkes gibi kısa boylu bir zengin çocuğuydu. Lisede başlayan arkadaşlıklarını gerek Call of Duty, gerek FIFA sayesinde bugünlere getirmeyi başaran Mehmet ve Emir’in Playstation hariç çok bir ortak özelliği olmasa da hiç kopmamışlardı. Demek ki bu arkadaşlığın formülünde doğru giden bir şey bulunuyordu: Tevekkeli değil, Mehmet dün Emir’in doğum gününü bile kutlamayı başarmıştı. Hem de yazılı değil, sesli bir kutlama! Bu sorumluluğu başarıyla yerine getirmenin huzuruyla dolmuş̧ olan Mehmet, telefonu hiç çekinmeden açtı.

 

“Online mısın?”

-Doğum günüm var akşama, gelsene.

Doğum günü… DOĞUM GÜNÜ. Mehmet’in saç kökleri titreşiyordu. Kısa bir sessizlikten sonra nerede olduğunu sorabildi.

-Lucca’da. Saat 10 gibi beklerim.

 

Lukka… 
Lukka patronların gittiği yer değil miydi? Hay sikeyim bu arkadaşlığın ıstırabını, diye düşündü. Arkadaşlıkta sosyal ve ekonomik statünün önemini gözden geçirdi, ilk kez. Hiç aklına gelmezdi Emir’in Emirliğinin başına her hangi bir dert açacağı. Lukka’yla ilgili tüm kaygılarının arasından ışığa doğru ilerlemek üzereyken kendini derin nefeslerle sakinleştirmeyi başardı. “Tamam ulan, düğün değil neyse ki”.

adam_7

Hayatında hiç Lucca’ya gitmemiş olan Mehmet, biraz ön araştırmayla kaçta gideceğinin ve ne giyeceğinin uygun olacağını ve ayrıca Lucca’da onu nelerin bekleyebileceğini öğrendi. Aşılabilecek bir dağ gibi göründü gözüne. (Tekrar eden bir telkin dahilinde) Üstelik düğün de değildi; halaysız dağılacaklardı.

 

Akşam saati sürüne sürüne geldi. Mehmet kırk yılda bir kapısını çalan bu tip sosyallikler için sakladığı lacivert blazerını giyerek önce metro ve taksi çeşitlemeleriyle Lucca’ya ulaştı. İsteksizliğini belli etmemek için az da olsa efor sarf etmeyen gözlerle doğum günü masasını aradı. Bu arama aktivitesi için kendine 10 saniye süre tanımıştı. 10 saniyenin sonunda kimseyi göremezse eve dönecek, ertesi gün Emir’e “Geldim ama sizi göremedim” diyecekti. Ne yazık ki sekizinci saniyede buldu.

 

Emir koca bir masada oturuyordu ve etrafını Koç’tan tiki arkadaşları, boynunu ise tahminen Bodrum Maça Kızı’nda bütün yaz camış gibi yatmaktan cüzdana dönüşmüş derisiyle bir kayışı andıran İrem sarmıştı. Iyy, İrem, diye içinden geçirdi Mehmet. En son bu kızı yine Emir’in Koç’lu arkadaşlarının yanında Solar Festival’de “patlarken” görmüştü. Hepsinin Allah belasını versin diye düşündü.

 

Cesaretini postürüne toplayan Mehmet, emin adımlarla masaya yaklaştı, Emir’e ve diğerlerine selam verdikten sonra boş bulduğu yere oturdu. Şansına kol mesafesinde bir adet mönü vardı ve bir süre buna bakarak oyalanabileceğini düşündü. Birkaç dakika kadar biraların isimlerinden anavatanlarını tahmin etmece oynadıktan sonra garsona Tuborg Gold istediğini söyledi.

 

“Same here”.

 

Mehmet kafasını çevirince gecenin sürpriziyle karşılaştı. Kafatası anında üreme isteğiyle doldu taştı, tatlı ihtimaller yıldırım gibi çaktı.

 

Hemen sağında bembeyaz teni, sarı-kızıl saçları, Naomi Watts’ı andıran diş yapısı ve pembemsi yanaklarıyla inanılmaz taş bir kadın oturuyordu. Güzelliği yabancılığına işaret etmekteydi. Kimdi acaba? Emir’in veya sevgilisinin arkadaşlarından biri olmasını yakıştıramıyordu (Halbuki kendisi de Emir’in arkadaşıydı). Demek böyle bir insanın varlığını saklamışlardı. Piçler.

 

Mehmet daha fazla kudurmadan bir şeyler söylemek istedi. Vakit, diyalog vaktiydi.

“Where are you from?”

 

Kadın İrlanda’dan geldiğini söyledi.

 

Mehmet ancak götünden beklenebilecek bir güdüyle, bir götgüdüyle “Jameson viski hehey” diyerek az sonra İrlanda hakkında hoyratça vereceği bilgi demetine zemin hazırlayan Mehmet, bu genç kadını biraz daha yakından tanımanın gecenin, hatta hayatının gidişatı adına önemli bir adım olduğunu hissetti.

 

Adı Sophie olan bu İrlandalı, meğer Emir’in bok gibi bir insan olan kız arkadaşının Erasmus’ta tanıştığı arkadaşlarından biriymiş̧. Söylediğine göre birkaç gün daha buradaymış̧ ve sonrasında İrlanda’ya mı dönse, yoksa İstanbul’da staj yaptığı yerden gelen iş teklifini kabul mu etse, yoksa biraz uçarılık mı etse, ama o zaman nasıl olacakmış….

 

Mehmet, İngilizcesinin yettiği kadarını anladı.

 

Beklenen Tuborg Gold ve ikincisi masaya geldi. Şimdi sıra, Mehmet’in İrlanda’yla ilgili kısıtlı bilgi dağarcığından ikinci bilgiyi ortaya koymaya gelmişti.

 

“I hate Bono”.

 

Sophie hafifçe gülümseyerek kafasını sallamaktan başka cevap bulamadığı bu beyanata aynı o biçim karşılık verdi.

 

Mehmet niyeyse bir gururlandı. Kendi omzuna tap tap diye vurulduğunu hayal etti. Yine kendisi tarafından. O kadar gururlandı.

 

Bu gurur, Mehmet’in seneler boyu mustarip olduğu sosyal anksiyetenin panzehri olabilecek seviyede bir gururdu. Ve oldu da. Mehmet’e bir rahatlık, laubalilik geldi. Mehmet üçüncü bilgisini patlattı.

 

“Dublin is Ireland’s capital, right?” Evet, Dublin İrlanda’nın başkentiydi. Sophie onaylarcasına ağzını kastı ve içkisinden bir yudum aldı.

 

Sohbeti domine etmenin sevinciyle bokunda boncuk bulmuş birine dönüşen Mehmet, insanda delice tokatlama isteği uyandırıyordu. Sıra dördüncü bilgideydi:

 

“Do you believe in Leprechauns?” Mehmet Lepreçon ve Leprekon arasında kaldıktan leprekonda karar kılarak doğru tercihi yapmıştı. Bu son soru üzerine Sophie yavaş yavaş terk-i sohbet sinyalleri vermeye başladı. Fakat Mehmet o sinyalleri alamadı. Tatlı bir bira sarhoşluğu yaşıyordu. Çenesi açılmıştı. Sophie’nin sinyallerini masanın çaprazından alan doğum günü sahibi Emir dönüp Mehmet’e bir şey diyecek oldu; fakat o sırada Mehmet Sophie’ye Heroes üçte 1000 tane Leprechaun’u 100 iskeletlik ordusuyla nasıl hunharca katlettiğini anlatıyordu.

 

Mehmet içtikçe coşuyordu. Karşısındaki yaşam formuna tüm bildiklerini aktarması gerekiyordu. İrlanda’nın yeşilliği, Bernard Shaw, St. Patrik Günü, Brú na Bóinne, havadarlık… Bir İrlanda kültürsüzlük ataşesine dönüşen Mehmet, masada kimse yokmuşçasına Sophie’yi kilitlemişti ve sonunda sohbeti esas getirmek istediği yere getirebildi.

 

“Can I have your number?”

 

Alright dedi Sophie, verdi numarasını. Of course veya daha hevesli bir seçim yerine Alright’ı seçmesi bizi düşündürse de o sırada küfeye konup Rumeli Hisarı’ndan aşağıya sallansa Canım Vatanım diye bağırabilecek bir insanlık ayıbına dönüşmüş̧ olan Mehmet, Sophie’yi geri çaldırdı. Sophie Mehmet’i Makhmed diye, Mehmet ise Sophie’yi Sophie diye kaydetti. Sophie’nin gözlerinde ilk kez Türk erkeklerinin sülün gibi yabancı kadınlara verdiği rahatsızlık okundu. Mehmet anlamadı; libidosunun coşkun denizlerinde sörf yapıyordu.

 

Saniyeler geçmişti ki, Sophie tuvalete gideceğini belirtti. Gülümseyerek kalktı. Çantasını da almıştı. Herhalde Orkid’ini değiştirecek diye düşündü Mehmet, çantasında saklıyor olmalıydı orkidini. Ola ki bu akşam filan eve giderlerse sevişme ihtimallerinin ortadan kalkmasına biraz buruldu.

 

Üç dakikalar dört dakikaları, sekiz dakikalar dokuz dakikaları kovaladı. Sophie yoktu. Mehmet güç bela yerinden kalktı. Tuvalete gitti ve kapının önünde bezirgân gibi beklemeye başladı. Neticede Sophie ishal olmuş̧ olabilirdi, yardım gerekebilirdi. Bir süre bekledikten sonra sabredemedi ve kadınlar tuvaletine daldı. Kesin Sophie’ye bir şey olmuştu. Tüm kapıları çaldı. Sophie yoktu. Vallahi de billahi de yoktu.

 

Yüzü boka dönmüş̧ olan Mehmet “Kötü oldum” bahanesiyle evinin yolunu tuttu. Metro saati geçtiği için tüm yolu taksiyle aşmak zorunda kalması kanına dokunmuştu ama içinde bulunduğu karışık hislerin yanında taksi kazığı vız gelir tırıs giderdi.

 

Eve gider gitmez açılır fakat kapanmaz kanepesinde, kusmamak için tek ayağını yere sallandırarak uyudu.

 

Aradan saatler geçmiş, sabah olmuştu. Kuşlar şakıyor, Mehmet’in döşüne sabah güneşi vuruyordu. 5 saniyelik cahilce bir mutluluktan sonra dün gece olanlar aklına geldi; Sophie’nin sırra kadem basmasına anlam veremiyordu. İçini bir enayilik kapladı: Belki de sahiden Sophie’nin başına bir şey gelmişti. Mesaj atılabilirdi.

 

“What happened last night, are you OK?”

 

Tam olarak 4 dakika 27 saniye sonra şöyle buyurdu Sophie:

 

“That was Irish goodbye, my dear”.

 

Mehmet ilk bakışta cümlenin ikinci yarısındaki “my dear”a odaklandığı ve sevindiği için mesajı anlayamadı. İkinci okuyuşunda işkillendi, hemen internete baktı. Irish goodbye, bir mekanı kimseye veda etmeden ansızın terk etmek, çaktırmadan gitmek olarak açıklanıyordu.

 

Yuh artık. O kadar da uzun boylu değildi. Mehmet, Sophie’ye Türkçe “Götüm” diye cevap yazdı ve minnacık kalan gururunu bu şekilde kurtardı (galiba).

 

Tam o sırada “Simieet” sesi yükseldi sokaktan.
 Mehmet, İrlanda’da simit olmadığına sevindi.

FacebookGoogle+Twitter