İç Sesle Üç Diyalog

ic_ses

Bir Numaralı Diyalog: Sıkılmak

Canım sıkılıyordu o gün, ne yapabilirdim?
 “Sıkı can iyidir, kolay kolay çıkmaz” dedi. Bu fikri hiç mi hiç satın almak istemiyordum. Zaten biraz daha sonrasında dişlerini yarım göstererek söylediği “Yalnızca sıkıcı insanlar sıkılır” lafını her ne kadar “Haha! Sıkıcı insanlar, pisler!” gibi kutuplaştırıcı ve def edici bir tavırla karşılayacağıma inanmışsa da laf içime dambıl gibi oturdu, karşı koyamadım. Bundan sonraki amacı ancak beni sıkılmadığıma ve sıkıcı biri olmadığıma ikna etmek olabilirdi. “Sıkılmıyorsun” deyince inanmadım, itiraz ettim. Çünkü bomboş̧ oturuyordum. “Hayır” dedi, “Hep yapıyorsun bir şeyler, bir tek bugün yapmadın diye sıkıcı biri olmuyorsun”. “Bir saniye, dur” dedim, Dur’u çok etkileyici söylemiştim, “O halde diyorsun ki bir gün bir şey yapmasan sıkıcı olmazsın, ama bir hafta olursa işte o zaman sıkıcısın”. Söylediklerimi gergin bir şekilde dinliyordu, ne yumurtlayacağımı çok duymak istemese de sırf meraktan beklediği gözlerinin küçülmesinden belliydi. “Bu durumda sıkıcı biri olmamak için sürekli bir şey yapmam lazım” dedim. “Sürekli değil ama genellikle” dedi. Terledim, oh, bu baskı hiç iyi gelmemişti. Hemen kalkıp bir şey yapmak istedim, ne olursa, başkalarına anlatacak bir anı çıksın diye. Fakat bu ne kadar yalan, ne kadar dolandırıcı, ne kadar içten pazarlıklı bir hareket olurdu. Endişemi kendisiyle paylaştım, hak verdi, “O zaman boş ver, bir şey yapma” dedi. “E hani sıkıcı biri oluyordum bir şey yapmayınca?!” diye sitem ettim, “Ol o zaman” dedi. Sahiden, olayımdı o zaman. Ve ben oturup hiçbir şey yapmamaya devam ettim. Çünkü iç sesimle bu şekilde anlaşmıştık.

 

İki Numaralı Diyalog: Sosyal Medya

Yine rüyamda mı gördüm nedir, herkesi paralamak isteyeceğim bir güne uyanmış, üstüne bir de sosyal medyada başkalarının Allah’ın belası anılarına maruz kalmıştım. Herkes birbirinin fotoğrafları altına şifreli ve şirret yorumlar yazmış, o yorumları beğenmişti bile. Hiçbir bok anlamıyordum yazdıklarından, anlamadıkça sinirleniyor, hayalimde hepsini gürzümle yok ediyordum. “Bir saniye dur” dedi. “Aslında onlardan nefret etmiyorsun”. Ah keşke böyle olsaydı. “Ediyorum” dedim. “Hepsi ölsün!” diye bağırdım. Sessizce yanaştı “Ölmesinler yaa…” dedi. “İyi peki ölmesinler ama sussunlar!” dedim. “Bak şimdi” dedi, beni karşısına aldı. “Sorun ne biliyor musun? Ben sana anlatayım”. Çok heyecanlanmıştım, nefretimi dindirebilecek miydi acaba? “Şöyle düşün: Tüm tanıdıklarını bir düğün salonuna toplamışsın. Bazısının varlık sebebi hükümette aktif olarak kim rol alıyorsa ona saydırmak. Bazısı yediğini içtiğini anlatıp duruyor ballandıra ballandıra; bunlar ekseriyetle “Keyif” sözcüğünü kullanıyorlar; “Dostlarla mantı keyfi”, “Uzun bir günün ardından bira keyfi” gibi. Bir grup var ellerinde fotoğraf albümleri, sürekli güzel çıktıkları fotoğraflarını gösteriyorlar birbirlerine, üzerine bol bol konuşuyorlar, bir amca yanlarına gelip “Allah mutluluğunuzu daim etsin çocuklar” diyor, sonra bir teyze “Kuzularımmmmm” diyor, hatta belki bazen “Kusularımmm” diyor. Başka bir köşede bir gruplaşma olmuş, hafta sonu amma çok eğlendiklerinden bahsediyorlar, seni çağırmadıkları için biraz bozuluyorsun ama çok da dert etmiyorsun çünkü çağırsalar da gitmezdin, ama yine de… Neyse, başka bir köşede akrabaların var, hiç görmediğin yüzlerine tanık oluyorsun, biri her fırsatta cinsel içerikli fıkralar anlatıyor, bir diğeri Türk ordusuna olan sevgisini ifade ediyor yüksek sesle. En kıl grubu unuttum, başarılarıyla böbürlenenler. Kendilerinden bahsedilen gazete kupürlerini, dergi sayfalarını filan kesmişler, gösteriyorlar, arkadaşlar bakın biz de böyle bir iş yaptık, çok onurlandık, diyorlar. Duygusal şarkı çalanları unutmayalım, o düğün salonunda birine mesaj vermek için ellerinde bir teyp, o şarkı çalıyor, o kişi anlasın diye bekliyorlar. Büyük ihtimalle hepiniz anlıyorsunuz ama anlamamış̧ gibi yapıyorsunuz çünkü bu arkadaş kendini hep böyle aşağılık durumlara düşürmeyi başarıyor. Son olarak hiç konuşmayanlar var. Onlar arada bir alaycı bir şey söyleyip çıkıyorlar”. “Galiba en çok onları seviyorum” dedim. Haklıydı, aslında sorun o kişilerde değil, sosyal medyanın yarattığı bu dev düğün salonundaydı. “Düşünsene” dedi, “Diğerlerine bu salonda değil de kendi ortamında maruz kalsan onları da seveceksin, çünkü zaten önceden seviyordun” Yine haklıydı. “Ne yapayım ben şimdi?” diye sordum, “Kapat hemen, kapat” dedi. Hepsini kapattım. Neler olduğunu merak edecektim belki ama en azından artık merak edince öğrenme özgürlüğüne sahip oldum. Yaşasın?

 

Üç Numaralı Diyalog: Para kazanmak

Hem sevdiğim, hem de sevmediğim işi yapıyordum. Sevmediğimi para için, sevdiğimi bedavaya. Adorno’nun Minima Moralia’da “Marcel Proust için” metninde geçen “Para kazanmanın getirdiği alçalma” sözünü de okuduğumdan beri pek bir benimsemiş, hayattır paradır türü tartışmalarda yapıştırabileceğim türden bir referans olabileceğine kanaat getirmiştim. Elbette ki Proust gibi olmadığım aşikârdı ama argüman Proust olup olmamakla ilgili de değildi zaten. İç sesimin yine beni göt etmeye oynayacağına dair bir sezgim vardı ve yanılmamıştım: “Proust aileden zengindi canım” dedi. “Bunun zenginlikle alakası yok” dedim ve devam ettim: “Tutkunun yaşayabilmesi için ne tokluğa, ne barınağa ne de başkasına ihtiyacı vardır” dedim. İşin aslı, söylediğime ben de pek inanmamıştım. İç sesimle tartışmayı derhal bırakıp işime döndüm. Bir internet mağazasının bahar indirimi için yazdığım başlıkta “İndirim” sözcüğü yerine daha zengin hissi geçirecek sözcük alternatifleri bulmam gerekiyordu.

FacebookGoogle+Twitter