Diyablo

diyablo

Köyde sıradan bir gündü. Biz yine de her ihtimale karşı grupça köyün meydanında toplanmış, İhtiyar Heyeti başkanının bize her an verebileceği görev için hazırda bulunuyorduk.

 

Üçlüm ismindeki grubumuz, bir tanesi ben olmak üzere üç amansız savaşçıdan oluşuyor:

 

Dreyfus; ekibimizin yobaz kahramanı. İki sözünden biri Allah. Düşmanlarımıza iman gücüyle saldırır, yakın dövüşür, zaman zaman kendini ve bizleri iyileştirir. Tabii ölmezse. Sürekli yeniden dirildiğini bilmesi onu kombatta ihtiyatsız olmaya sevk ediyor. Üşenme sebebiyle ismi değişmeyen ve hayatına İngilizce bir isimle devam eden tek üyemiz.

 

Vedat24’e gelecek olursak: Vedat24, DMT yaptıktan sonra şaman olduğunu iddia ediyor ve boş vakitlerimizde mütemadiyen şükretmemiz gerektiğini savunuyor. Kara büyü ve vudu konusunda uzman, düşmanlarını birbirlerini dövmeleri konusunda ikna edebiliyor. Bir de yanında dolaşan minyonları var; onlar da bize çatışmalarda yardımcı oluyorlar. Vedat24’ün en kötü huyu biz orada savaşırken onun gidip yere düşen altınları toplaması.

 

Bendenizi anlatayım. Bendeniz Sitare, ODTÜ Makine’yi yarıda bırakıp Felsefe’ye geçtim. 10 senedir derslerimi veremediğim için okuldan atıldım ama afla geri alındım, bu sene hayırlısıyla mezun oluyorum inşallah. Grupta zeka gerektiren görevlerde benim rolüm büyüktür.

 

Bizler, yani Üçlüm, yani Dreyfus, Vedat24 ve Sitare, köy köy dolaşıp yeryüzüne inen iblislere, sudan çıkan orçolara ve toprağın içinden fışkıran şühedalara saldırıyor, öldükçe para düşüren bu mahlukatlar üzerinden üstümüze başımıza yeni kıyafetler alıyor, küçük mücevherlerimizi birleştirerek daha büyük mücevherler elde ediyoruz. Parmağımdaki na bu kadar markiz pırlantayı görmeniz lazım…

kedi

Bugün yine her günkü gibi köyün meydanında toplanmış, olası senaryolar hakkında fikir teatisinde bulunurken, heyet başkanı köşeden bize el etti. Yeni görev vereceği her halinden belliydi. Yanına gittik. Başkanın böyle bir özelliği var, konu ne kadar acil olursa olsun asla yanımıza gelmiyor, ne olursa olsun ayağına gitmemizi buyuruyordu. Nitekim konu yine acildi. Köyümüzün biricik demir ustası Harut’un karısı Mediha hanım, seri zina problemi sebebiyle ceza olarak bir haftalığına köy zindanına gönderilmiş, fakat bu kararı verirken bir şey gözden kaçırılmıştı: Zombi sorunu. Mediha Hanım üçüncü günün sonunda zindanda feci şekilde sıkılarak hücresinin önünden geçen birkaç zombiyi içeri davet etmiş, zombiler bir deri bir kemik olmaları sebebiyle hücreye girebilmiş, bir parti ortamı oluşmuştu. Zombilerden Mediha Hanım’a aktarılan zombi özsuyu yüzünden Mediha Hanım ertesi güne bir zombi olarak uyanmış ve birkaç gündür bastırılamayan bir açlık ve dindirilemeyen bir acı içinde zindanda çığlıklar savuruyordu. Demirci Harut karısına ne kadar kızsa da onu bu işkenceye maruz bırakmanın insanlık dışı olduğunu savunuyordu ve konuyu İhtiyar Heyeti’ne açmıştı. Yapılan oylama sonucu bizim, yani Üçlüm’ün Mediha’yı çilesinden kurtarmamıza karar verilmişti. Bizler, merhamet vuruşu yapacaktık.

 

Görevi henüz almışlığın ve hemen yapmamız gerekliliğinin süratiyle ilerliyorduk ki bizim iri yobaz Dreyfus’un üstüne başına yeni bir şeyler alacağı tuttu. Vah Dreyfus, vah. Hala idrak edememişti köyün esnafından satın alacağından bin kat iyisi, dövüştüğümüz mahluklardan bedavaya düşüyordu zaten. Demircinin dükkanının önüne gittik. Bizim ekipte biri bir yere gitmek isterse, diğerleri de onu takip eder. Mümkün olduğunca bir dikdörtgen formu içinde kalmaya çalışırız. Biri geride kalırsa, çoğunluğun yanına ışınlanır. Bu Ortaçağ̆ ortamında teleportasyon teknolojisinin ne işi olduğunu ben de tam anlayamıyorum.

 

Alışveriş̧ tüm bayıklığıyla sürüyordu. Harut, az önce karısı için perperişan bir halde göz yaşları dökmüyormuş ve İhtiyar Heyeti’nin kapısını çalmamışçasına insan irisi Dreyfus’a yeni kasklarını, miğferlerini sergilerken “kapıya ayak koyma yöntemi” ile satış yapmaya çalışıyordu. Ben ise grubumuzun beyni olarak geçen sömestr Sosyal Psikoloji dersi aldığım için Harut’un yapmaya çalıştığı şeyi görebiliyordum.

 

Neyse, yaklaşık beş on dakika içerisinde Dreyfus’un alışveriş çılgınlığı bitti ve işimize gücümüze koyulabildik. Bu kez yola taş koyan Vedat24 oldu. Elmaslarını birleştiresi gelmişti; servetini gözünün önünde tutmayı seviyordu. Mücevherci Bedia’nın yanına ilişiverdik. Vedat24 mücevherlerini sandığında unuttuğunun ancak ceplerini karıştırdığında farkına varabildi. Bu sorumsuzluğa sinirlensem de sesimi çıkarmadım. Bedia markiz elması yaparken Vedat24 ellerini ovuşturuyordu, bu görüntü karşısında midem bulandı. Çaresizce bekledim, ekip ruhu için.

 

Bir adım atmıştık ki Vedat24 yeni bir istekle geldi. “Bir de üzerimdekileri tamir ettireyim”.

 

Beynim zonkluyor, kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Protesto etmeliydim artık; yürümeyi bıraktım. Ne yürüyeceğim be, Dreyfus ve Vedat24 nereye giderse ben yanlarında beliriyordum zaten. Bu koyun sürüsü psikolojisinden ilk kez bu kadar rahatsız oldum. Her hıyarım var diyene elimde tuzla koşmaktan bıkkınlık gelmişti.

 

Tamir işi bitince zindana gidiyoruz sandım, aslında gidiyor gibiydik ama bir anda geri dönüldü. Dreyfus tekrar sazı eline almış, üzerindekileri tamir ettirmek için Harut’a doğru koşuyordu. Ben durdum. Hareket etmek istemedim. Mümkün olsa sol alt köşede dururdum sonsuza dek. Işınlanma teknolojisi sağ̆ olsun ben de Harut’un yanı başında belirdim. Harut’u seyrettim ibretle, kendini satışa adamıştı. Senin soyunu sopunu sikeyim Harut, hiç mi yas tutmazsın karın için? Hiç mi bitap düşmezsin acından?

 

Dakikalar yıllar gibi gelmişti. Sonunda sıra bendeydi; ben de onların yaptıklarını yapabilir, sıradan önce mücevherciye, sonra demirciye, sonra tekrar demirci ustasına gidebilirdim. Gitmedim. Bunların yerine köyün meydanına gittim, herkesin görebileceği şekilde halk arasında kombo diye bilinen özel hünerlerimi peşi sıra sergilemeye başladım. Sergilerken tıpkı bir mücrim gibi titriyor, fakat iki hüner arasında bir salise bile bırakmayacak şekilde adeta cephedeymişçesine vuruyor, havalanıyor, çakıyor, çarpıyordum. Bu esnada belki havayı dövüyordum ama önemli değildi: Yansımamla savaşıyordum adeta, kombolarımı güç rezervim kuruyana dek art arda gerçekleştiriyor, rezervimin tekrar dolma süresini de zıplayarak geçiriyordum. Bu halde en az 7-8 dakikayı eritmişimdir. Bu şovu bıraktığım anda gökten üzerime bir ünlem indi.

 

Ünleme basıldığında ağzımdan şu sözcükler döküldü, istemsiz: “Stuttgart helvası da bu mevsimde nefis olur”

 

Bir daha bastılar.

 

“Stuttgart helvası da bu mevsimde nefis olur”

 

Bir daha bastılar, bir daha bastılar ve bir daha. Hep aynı.

 

Artık hayatım bu basılma ve Stuttgart helvasına güzelleme sarmalından ibaretti. Kontrol elden gitmişti. Korkarım köyümüzün delisi olmuştum.

 

Benim için üzülmeyin ama, çok meşhurum artık: Hem köye, hem ODTÜ’ye heykelimi diktiler. Nasyonalistler sevindi, devrimciler üzüldü.

FacebookGoogle+Twitter