Brif

brif

Dönem, Türkiye’de grafik tasarım piyasasının öne çıkan isimlerinden Sorgu Keklik’in evden çalıştığı dönemdi; 2014-2015 arası… Senelerce reklam ajanslarının ruh yiyen çalışma şartlarına adapte olur gibi olup, olmayıp, her seferinde dramatik biçimde istifayı basan Sorgu, şimdiyse her dâim kendi evinin rahatından bildiriyor, yemek fişlerinden ve özel sağlık sigortasından ferâgat ederek otonom hayatına efendilik ediyordu.

 

Sorgu’nun iş tanımı kabaca grafik tasarımdı ancak uzmanlaştığı konu marka yaratmak veya halihazırda mevcut olan markaların kimliklerine çekidüzen vermek, kurumsal dünyada ihtiyaçları her gün değişen müşteri profillerine hitap edecek güncellemeler yapmaktı. (Marka, müşteri filan deyince üşüme geldi)

 

Gelin bu plaza ağzını siktir edelim ve Sorgu’nun işine “logo yapmak” ve Sorgu‘ya da “logocu” diyelim. Sorgu’nun sorumluluk alanı da logonun basılı olduğu her şey olsun: Kartvizit, ilan, antetli kağıt, fatura gibi.

 

Elbette her şirketin, mesela Canik Esnaf Lokantası veya Kermit Amca’nın Gıda Pazarı’nın Sorgu ve Sorgu gibilerine ihtiyacı olduğunu söyleyemeyiz. Sorgu’nun hizmet verdiği şirketler bu logo ve şirket ıvır zıvırlarıyla birlikte gelen tiriviriyi satın alabilecek firmalardı, bankalar, telekomünikasyon devleri, çok uluslu restoran zincirleri gibi. Özetle, kapsamlı bir iş başına çekilen ortalama 50.000 lirayı verebilecek şirketlerdi bunlar.

 

Elli bin davetkar bir ücret (günümüz koşullarında). Ama bir kurumsal kimlik için en az 1-2 ay zaman harcanması ve sonrasında müşteriden gelen yorumlar doğrultusunda 3-4 ay da düzeltmelerle uğraşılması göz önüne alındığında insanlar 50.000’i duyunca “Oha” yerine “Biraz düşürebilir miyiz?” derdi. Pazarlık payı olurdu. Sorgu maalesef hayatta çok iyi şeyler hak ettiğini düşünmeyen biri olduğundan bu pazarlıklardan genelde “Gönlünüzden ne koparsa” tarzında bir kabullenişle yenik çıkardı.

 

Yine de kolay işti. Tüm gün ayakta durmuyor, taş taşımıyordu şüphesiz. Bu iş için ihtiyaçları iyi işlemcili bir bilgisayar, internet bağlantısı, telefon ve güzel bir ofis koltuğundan başka bir şey değildi. Evinde vakit geçirmeyi bu kadar seven biri içinse evden çalışmak cennetti.

 

Tevekkeli değil, yakın çevresinde evine düşkünlüğüyle tanınırdı Sorgu. Bu demek değildi ki periyodik olarak gümüşlerini cilalıyordu. Domestik klişelerden uzak, “evden çalışıy…” klişelerine yakın, olağan hobileri vardı; film seyretmek, kitap okumak, müzik dinlemek, arkadaşlarının yüzlerini fotoşopta hayvan vücutlarına yerleştirmek gibi. O kadar çok boş vakti oluyordu ki esas hobisini hakkıyla yerine getirebiliyordu bu sayede: Kendine hastalıklardan hastalık, ölümlerden ölüm biçmek (bu esnada tüm hastalıkları hayvan gibi araştırmak elbette). Mesela bu aft hiç hayra alamet değildi; kesin Behçet hastalığından mustaripti. Kanser de olabilirdi, zaten kansere hep yakın durmuştu. Böyle giderse Crohn hastalığı da kapıdaydı. İlk bakışta “hastalık hastası” olarak etiketi basıp geçebileceğimiz (ki basalım zaten, basabilelim) bu karakterin aslında derdinin sadece hasta olup olmamakla değil de, ölümle ve ölümün gereksizliğiyle de ilgili olduğunu bilmemizde fayda var. Büyük ihtimalle bu yüzden hep fantastik hikayelere; vampirlere, zombilere, kendini yenileyen vücutlara, süper kahramanlara, büyü gücüne dev anlamlar yüklerdi (Spektrumun reenkarnasyon ve dünya barışı tarafında yer almıyordu görünen o ki). Zihninin bulduğu tüm fantastik çarelere rağmen ölümlülüğü ölümlülük onu hep ölüm anını hayal etmeye, ölümün nasıl bir his olacağını anlamaya çalışmaya yöneltirdi. Tek referans noktasının doğum öncesi olması ne yazık ki ölüm konusundaki dindirilemeyen bilgi açlığına derman olamıyordu. Ölümü hayatının merkezine böylesine yerleştirmiş birinin şu an niye hayatta olduğuyla ilgili sorusuna bulamadığı cevapları siz düşünün “Neden çalışıyorum?”, “Dünyaya ne gibi bir katkım var?”, “Tüm gerçekliğim varoluşumsa yok oluşum nedir?” sorularıyla alevlenen, “Zaten insanlık tarihi tüm dünya tarihinde mikroçük kadar yer kaplıyor” bilgisiyle mantarlayan.

 

Kasım’ın ikinci haftası filan olsa gerekti. Bir sabah, mide çeperine zarar vereceği her halinden belli zift karası kahvesini bardağına doldurmuş, ofis olarak atadığı odasındaki devasa inç ekranına henüz mat gözlerle bakmaktayken kapı çalmasına benzer bir ses işitti. Bunun kesinkes bir kapı sesi olmadığının ama kapı sesine benzediğinin altını çizmek lazım, çünkü bu saatte, sabahın 9.30’unda Sorgu’nun evine habersiz gelme alışkanlığı olan kimse olmazdı. Kapı sesi ihtimaline direnmemizin bir diğer sebebiyse, normalde Sorgu’nun zili “Fiililü filililü” diye çalıyordu ancak zil, Sorgu yanılmıyorsa bu kez “Zırrr zırrr” diye çalmıştı. Odadan çekinerek çıktı, kapıya isteksizce yürüdü. Delikten baktı fakat görünürde kimse yoktu. Normalde Sorgu’nun evinde beklenmeyen kapı zili hep bir gerilim filmi formatında yaşanır, “Kim geldi beee?” sorusuyla zirveye taşınır, “Ha neyse kargoymuş” cevabıyla feraha ulaşırdı. Bu kez öyle olmadı. Sorgu’nun araştırmacı yanı ağır basmış, bu işin peşini bırakmak istememişti. Kapıyı açtı ve gördüğü ilk şey kapı eşiğindeki kutu oldu. Her hangi bir Taschen toplaması ebatlarında tıknaz, kırmızı bir kutu.

 

Tipine tezat hafiflikte olan kutuyu elinde evirip çevirdi, bir ses duyarım umuduyla kulağına yaklaştırıp uzaklaştırdı. Ses gelmiyordu. Mat kırmızı ve petrolyum bazlı olması muhtemel bir maddeden yapılmış kenarları oval bu esrarengiz kutunun nereden açılacağına dair bir emare yoktu.

 

O saniye bunun enerjik bir şaka olabileceğini düşündü. Hayatında böyle bir prodüksiyona girebilecek biri olmadığını hatırladı. Bilhassa sabahın köründe, bildiği kadarıyla. Derken aklına Tunç geldi, çalıştığı ajanslardan birinde tanıştığı yönetici ruhlu stajyer Tunç. Bir seferinde Sorgu’nun İzmirli olduğunu bildiğinden masasına yağlı bir sürpriz bırakmıştı: Bir adet boyoz. Bir başka zamanda da İmla kılavuzu almıştı Sorgu’ya, ön sayfasında şu notla: “Dahi anlamındaki de ayrı yazılır sevgili sanat yönetmenim =)” Sorgu’nun bu ukala sürpriz karşısında gözleri birer bovling topu kadar ağırlaşıp öne akmak istemişti. Tunç Robert Kolej mezunuydu; akranları konuşma aralarında Robertli olduklarını ince ince serpecek çok daha iyi mevkiler bulmuşken, bu garibim kim bilir neden reklam ajansında staj yapıyordu, öğrenmek için en ufak bir istek dahi duymamıştı Sorgu. Zaten ofise de arkadaş edinmek için gelmemişti.

 

Kutuyu dikkatlice çalışma masasının üstüne koydu.

 

Hayatından üç beyazı çıkaran bir goblin olduğu için böbürlenen yapımevi patronu Tuluğbars Tekin’den miydi? Yapım şirketlerinin böyle bir olayı vardı, birlikte çalıştıkları kişilere hediye gönderirlerdi ki oradan iş akmaya devam etsin (komisyonlarca).

 

Tahminler tükeniyordu. Son tahmin, kutunun içinden Mustafa Sarıgül çıkabileceğiydi. Kutuyu tekrar eline aldı; her bir santimetrekaresini elliyor, bu gizemin midesiyle kalbinin arasına denk gelen ıslak ve kırmızı yerde yarattığı sevimli kurtlanmayı dindirmek istiyordu. Bir anda baş parmağının değdiği yerde ışıklar belirdi; Solo Testte geri zekâlı ve beyinsiz aralığına denk gelen kadar sayıda kırmızı ışık. Sorgu, yanardöner şeylerin ivedilikle elini yakacağı inancıyla istemsizce “Tankut!” gibi bir ses çıkararak kutuyu yere attı.

 

Bu kutu steampunk prensiplerine göre tasarlanmış̧ olsaydı aktive olduğunda içinden “Çurk kurk” “Trileçe trileçe” gibi sesler gelebilirdi fakat dümdüz, pürüzsüz bir kutu olduğuna göre başka sesler duyacaktık: “Viiinnz” gibi. Mart ayında meramını belirten bir kedi olsaydı ise her daim Amerika’ya gitme özlemini belirtecekti “Wyoming, Iowa, New York” gibi seslerle (deneyin, siz de çıkaracaksınız).

 

Sanılanın aksine, sessizce açıldı.

 

Kutunun ortasından başlayan aralanma, 2,5 inç bir ekran ve ekranın ortasında yanıp sönen bir mesaj görünene dek sürdü. Mesaj doğrudan şahsa seslenmekteydi: “Sorgu Keklik, 11:30’da Kadıköy Vapur İskelesi’nde kırmızı boyalı banka oturun”

 

Hava koşulları olumsuzdu. Hatta “Olumsuz hava koşulları sebebiyle elveda” idi. İlkbaharın en tatlı havalarında bile hiçbir kuvvet onu Akaretler’den Kadıköy’e gitmek üzere dışarı çıkaramayacakken, hele sabahın bu saatinde, canı temkinli ve evcimen günlerinde bir macera istediğinden midir nedir, çıktı ve Beşiktaş’ın yolunu tuttu.

 

Dışarıdaki sesi içeriye vermemesiyle ünlü kulakları, korna seslerinin insanı Sedat Bucak’a benzeten çıldırtışını bir nebze engelliyordu. Çalan şarkı Hancı’ydı, Tanju Okan ve Ajda’nın birlikte söylediği. Derken aklına Tanju Okan’ın öldüğü geldi, sonra kendi ölümünü düşündü, cenazesinde bu şarkının çaldığını düşünerek kendini üze üze yoluna devam etti.

 

Beşiktaş-Kadıköy arası seferler her çeyrekte yapılır ve 20 dakika civarında sürer. Bugün de ufukta bir tayfun veya intihar komandosu martı timi görünmüyordu, nitekim Sorgu 11:10 gibi Kadıköy’e ulaştığında gözleri 11:12’ye kadar iskelede kırmızı boyalı bir bank aradı. Buldu da: Özensiz bir fırça darbesiyle sanki üstüne regl kanı bulaşmış̧ gibi duran sıradan bir bank. Özel bir durum yoktu, biraz zaman öldürmesi gerekiyordu sadece.

 

Zaman öldürmek: Boktan aktivitelerle hayatı parsellemek.

 

Dakikalar ilerlerken neredeyse bir gölge deyip teğet geçebileceğiniz kadar monokrom bir insan figürü banka ters bitişik banktan “Sorgu” dedi. İnsan hayatında çok az zamanda böyle emin bir ses tonuyla konuşabilir; abartılı bir elektrik faturasına itiraz ederken mesela. Sorgu bu ciddi sesi tanımıyordu. Bir süre ne yapacağını bilememezlik yanak içlerini ısırdı. Tepki vermediği her saniye bir kapıya dönüşüyordu, tak tak diye çalınabilecek. Sonunda “Efendim?” deyip arkasına döndü. Kadın Sorgu’yu azarlamaya hazırlanıyordu. “Telefonunuzu kulağınıza götürün, konuşuyor gibi yapın”. Tekstil devi bir ailenin 3 kuşak şımarığını yola getirirdi bu ses.

 

Keçiler dönmeden 320 derecelik açıyı rahatça görebilirken biz insanlar için işler daha zordu, döndü. Döndüğü gibi yine azarlandı, İçi burulmuştu artık. Sonunda kadının ağzından fırça dışında bir şey çıktı. “Bu bir iş teklifi. Gizli bir iş”. Sorgu firmanın ismini öğrenmeye çalıştıysa da direnç büyüktü. “Şimdilik sadece kurumsal kimlik detayını telaffuz edebilirim. Ve 200.000 dolarlık bütçemizi”.

 

Konuşma sırası Sorgu’ya geçmişti (Veya Sorgu hemen kendinde öyle bir hak bulmuştu). İşin kapsamı neymiş, neden onu seçmişler, kaç revizyon verme hakları olacakmış, iş ne zaman yayınlanacakmış, firmanın ismini bir zahmet söylesinmiş… İki yüz bin dolar Sorgu’nun çenesini hemen yormuştu.

 

Kadın sabırsızca parmağını şaklattı. “Sessizlik! Ücreti duydunuz. Anlaştık mı?”. Sorgu bulşit sorularına cevap alamadan bir işe nasıl evet diyecekti? Fakat iki yüz bin dolardı. Öpüp de başına koymak isteyeceği meblağ idi bu. “Anlaştık”. Monokrom figür yerinden kalktığında Sorgu ilk kez kendisini inceleme fırsatı buldu: Bir buçuk metrenin hayli üzerinde, narin yapılı, gümüşe çalan küllü kumral saçlı orta yaşın biraz üzerinde bir kadındı bu. Gözlüğünün ardından seçildiği kadarıyla kalp şeklinde bir yüz kemik yapısına sahipti. En son 1995 senesinde gördüğü önü tokalı kısa topuklu küt burunlu ayakkabılarına gözü takıldı. Günün modasına uymak gibi bir çabası olmadığı belliydi, ama… Ayakkabı demeye dili varmıyordu, olsa olsa pabuçtu, potindi bunlar. Az önce yaşadığı ilginç olaylar zincirini bir kenara bırakıp bu sakil ayakkabıları yargılarken kadın çoktan gitmişti. Sorgu da ayağa kalktı ve iskelenin önüne yürüdü. Etraf cıvır cıvır olmuştu.

 

Sorgu dalgın dalgın telefonuna bakıyordu. Gözleri pokemon arıyordu. Bu sırada hemen önünde camları dahil kapkara bir SUV durdu. Cipten çıkan bir kişi dünyadan bihaber Sorgu’yu aracın içine itti ve kafasına bez bir torba geçirdi.

 

Tam bağırmaya hazırlanırken kolunda sinek ısırığı gibi bir şey hissetti ve bağırma isteği bir anda yok oldu. Derken uyku tüm itirazlarına ağır basarak galip geldi. Bu an, çok rahatlıkla bir karabasan olarak algılanabilirdi.

 

Uykudaki bilinçsizlik hali acaba biz insanoğlu var olmamayı ucundan birazcık anlasın diye uygulanan bir ölüm demosu mudur? Yoksa uyanışı da dahil edersek yeniden dirilişin habercisi midir? Belki de yine ve tamamen bilincin ehemmiyetsizliğini vurguluyordur, bilinçsizliğin bu kadar kolaylıkla dalınabilecek bir şey olduğunu göstererek.

 

Sorgu’nun bilinci kendine gelirken, az sonra biri ona Miranda haklarını okuyacakmış̧ gibi yabancı bir ortama uyanıyordu. Önce tavanın ne kadar yüksek olduğunu fark etti, bu bir tesadüf değildi elbette; ağzı açık bir otobüs yolcusu gibi uyuyarak geçirmişti kim bilir ne kadar süreyi ve havaya bakarak açmıştı gözlerini. Salyasını silmek istedi, silemiyordu, elleri bağlıydı. Ne kadar az bilindikse her şey, kafasında o kadar çok soru vardı. Başını önüne aldı, karşısında tanımadığı üç beş kişinin yanı sıra az önce iskelede buluştuğu monokrom kadın figürü belirginleşti. Gözlüklerini çıkarmış çakır gözleriyle Sorgu’yu süzüyor, bir yandan da telefonundan 10 parmak mesaj yazıyordu. Sonunda birinden bir ses çıkabilmişti neyse ki:

 

“Aldığımız önlemleri anlamaya çalışın Sorgu, zorundaydık” Konuşan 50 yaşlarında, simsiyah saçlı (boya olabilirdi), yüzü kanser sarısı, mütemadiyen blöf yapacak gibi bir gülümsemesi olan bir adamdı. Muğlak ifadesi yüzünden tekin bir tip olmadığını hissetti Sorgu. Adamın tekinsiz ses tonu yüzünden haklılığı ağır basmış olacak ki (elektrik faturasına itiraz sesi), heveskâr bir birliğin eline düşmüş mitralyözün cephaneliği edasıyla, zerre tasarruf etmeden saydırmaya başladı.

 

“15 senelik kariyerimde bir sürü gizli projede bulundum. İlk kez böyle bir şey yaşıyorum. Firmanızı polise şikayet edeceğim. Bunun ismi alıkoymak ve bir suç”. Çakır Sorgu’nun sözünü balla kesti. “Hayır efendim, şikayet edemezsiniz”. Edemezsiniz, ederim, edersiniz, edemem derken Sorgu çıldırdı: “Neden edemezmişim be!” Be’li konuşmaya başlamıştı Sorgu. Sorgu’nun karıncasiklet tehditkârlığı kimseyi, özellikle de çakır gözlü kadını etkilemedi: “Çünkü böyle bir toplantı hiç olmadı”.

 

Sorgu’nun insanlık namına elinde bir tek bağlı olduğu sandalyede yerden en fazla yarım santimetre yükseldiği minik plastik zıplayışları kalmıştı.

 

Kuzgun karası saçlı adam aldı sözü. “Sorgu, işi kabul ettiniz, sakin olmalısınız”. Resmi olarak kabul etmemişti, aynen böyle de söyledi. En sağda oturan ve Fenerbahçeli Selçuk’unkileri andıran yakın kaşlara ve gözlere sahip Sorgu’nun yaşıtı gibi duran tüneyik bir kişi “Görüntüler öyle söylemiyor” diyerek telefonunun ekranına dokundu. Bir anda duvarların her birini video pencereleri kapladı, projeksiyon. Videoda Sorgu vardı, iskelede banktaki konuşmasından bir kesit. “Anlaştık”. “Anlaştık”. “Anlaştık”. “Anlaştık” diyordu. Loop’a almıştı bir de eşşolueşşek. “Evet ama bir sözleşme imzalamadık henüz”. Kimse bir şey söylemedi. “Unutmuşum, başka bir projeye okey demiştim”. Herkes sustu. “Firmanız… hangisi acaba?”. (İsmini bir türlü vermeyeceği için için bundan sonra Sorgu’nun kafa sesinin ona arada bir takacağı isimlere mahkum olacak) çakır gözlü kadın derin bir nefes aldı, iş arkadaşlarıyla göz ucuyla onaylaştı ve gizemli soruyu yanıtladı.

 

“CIA”

adam_2

Sorgu yatağında kendine geliyordu, tadı kaçıktı. Ruhen kendini at eti yemiş gibi hissediyordu. Bilinci açılır gibi olduğunda rüyasının detaylarını hatırlamaya başladı. Bu rüya hatırlamaya çalıştıkça unutulan rüyalardan değildi. Mesela geçen gün Machiavelli ile karşılıklı kız tavlası oynadıkları ve insanın ikiyüzlülüğü, çıkarcılık ve Devlet Bahçeli gibi ikircikli kavramlardan bahsettikleri rüyada tam olarak neden bahsettiklerini hatırlayabilseydi iyi olurdu olurdu, ama ı-ıh, her hatırlama teşebbüsünde daha bir unutmuş̧, sonunda aklında bir tek yukarıda bahsettiğimiz sözcükler kalmış, bir de genel bir “Kesin Machiavelli’ciyim ben” hissi.

 

Dün geceki rüya öyle değildi: Mekanların ve olayların çok iyi betimlendiği bir film senaryosu gibi sahne sahne hafızasında beliriyordu. Filmi çekilse fena olmazdı gibi, görüldüğü üzere yaratıcı fikirleri bulması için bir yazara bile ihtiyaç duymuyordu, bir tasarımcının rüyasıydı, tek başına tastamam bir şirketti o.

 

Bu gıtgıtgıt özmemnuniyet silsilesi bitmeden kümesinden çıkarak mutfağa gitti. Dünden içinde kahve kalıntıları olan kahve makinasını yıkamaya üşendi, bu üşengeçlikle ancak granül kahveyi hak ediyordu. Sütü bol kahve müsveddesini alıp çalışma masasının başına geçtiğinde yaşadığı şok maalesef yer çekimine karşı gelemedi ve kahve yere döküldü.

 

Masa her zamanki gibi düzenliydi; keçeli kalemler Muji kalemlikte ve hepsinin kapağı muntazam biçimde yukarıya bakıyor, not defterleri ve kâğıtları yerli yerinde, ekranın sol arkasındaki şeffaf konteynerde. Motivasyon içerikli post-itleri duvarda. O duvara bir post-it yapıştırınca işin yarısı bitmiş gibi olmaz mı sizce de? “Spora git” Gitmiş kadar olunur. “Elektrik faturasını yatır” Yatırmış kadar olunur.

 

Kahvenin dökülmesinin sebebi post-itler değildi. Sebep, masadaki olağandışı dosyaydı. En ön sayfasında BRİF yazıyordu, metin sola hizalıydı. Anlaşılan olanlar rüya değildi. Gerçek olduğuna emin olmak için dosyayı elledi. Evet, dosya elleniyordu.

 

Yazara ihtiyacı olmayan tam teçhizatlı tasarımcı coşkusundan feci şekilde alıkonmuş̧ bir sanat emekçisi ruh haline geçişi çarçabuk oldu.

 

BRİF

Marka: CIA

İş tanımı: Kurumsal kimlik yenilemesi

İşin özü: Günlük hayatın debdebesi içinde bilimsel yeniliklere ayak uydurmakla yetinmeyip öncü ancak gizli olduğumuzun altını çizen bir yaklaşım görmek istiyoruz

Zorunlu mecralar: Logo, antetli kâğıt, kartvizit, rozet, güneş gözlüğü giydirmesi, fatura örneği, zarf, sorgu odası yer giydirmesi, sticker, emoji seti, web sitesi arayüzü. Direktörümüz sizin önereceğiniz 360 derece kreatif fikirleri de görmek ister.

Olmazsa olmazlar: Kel kartal

Hedef kitle: Sizi ilgilendirmez

Deadline: 32 Şubat 2016

UYARI: Gizliliğin korunması elzemdir, korunmadığı takdirde basınıza geleceklerden firmamız mesul değildir.

 

32 Şubat. Ellerinden ter saçarak, üzerine düşünülmeden alelacele yazılmış bir brif olduğu kesindi. “Geri zekalılar” diye söylendi kendi kendine. Nefeslendi, biraz daha küfretti.

 

Sustuğunda ekranında sorgusuz sualsiz bir video penceresi açıldı. Çakır ekrandaydı, o dev suratıyla çalışma masasının orta yerine kurulmuştu.

 

“Merhaba Sorgu, söylediklerinizi duyduk”. Gülmüyordu. Sorgu gak guk edemeden, kem küm diyemeden çakır sözüne devam etti: “Firmamızın güvenliliği açısından evinizin bir çok yerine gizli kamera yerleştirdik, bilginize”. Video penceresi kapandı. Hemen ardından bir mesaj belirdi: “3 Şubat”.

 

Gizliliğinin ihlâl edildiğini fark ettiği ilk an refleks olarak eli memesine gitti. Sutyen takmamıştı henüz, senelerin katkısıyla yere doğru uzayan memeler sutyensiz hiç de formunda değildi, bilhassa bu saatte. Göz altları mordu, yorgun bakıyordu, herkesin ona bakıp da gördüğü gençlik pınarlığı maalesef CIA’e yansıyamamıştı. Herkes onu en iyi haliyle bilsin isterdi, hastalığını, yaralarını, yaslandığını görmesinler isterdi. Yarasını yalayıp kendini iyileştirene kadar ortaya çıkmamak isterdi. Kendi antiseptiğinin yalnızca kendisinin olmasını isterdi. Bir fotoğraf karesi gibi olmak isterdi aslında. Nasıl görülmek istiyorsa öyle olmalı ve ona öyle bakılmalı. İsterdi.

 

3 ay vardı 3 Şubat’a. İç dünyası “O benim özelim” diyen Demet Akalın’a dönüştü. Özeli kalmamıştı. Sakinleşmek için burnundan alıp verdiği derin nefesler uzun memelerini yerinden oynatıyordu. Bunu da görüyor olabilirlerdi. Öf. Tercih edilen yalnızlık izinsizce sona erince bunun adı işgâl oluyor, diye düşündü.

kadin_8

Çetin geçen yaratım sürecinin ardından

at

32 Şubat’a olmasa da 3 Şubat’a günler kalmıştı ve Sorgu brifte belirtilen işleri çoktan bitirmiş̧, CIA’in gözüne girmesini sağlayacak ekstra fikirler bile bulmuştu. Normalde eşine dostuna ve güvendiği meslektaşlarına “Nasıl olmuş̧ sence?” diye yaptıklarını gösterip fikir alabilme özgürlüğüne bu kez sahip olamayışı, vektörlerle geçen senelerine rağmen yemek borusunu gıdıklıyor; islerin gerçekten çok mu iyi, yoksa kötü mü olduğunu kestirememesine yol açıyordu. Bir işin ortalama, veya “Eh” olması neden mümkün değildi acaba? “Niçin gri bölgem yok?” diye düşündü. “Neden her şey siyah beyaz?” Bunu kendine sorması tüm bu soruların bilgece üstesinden geldiğini kesinlikle göstermiyordu. Sadece onu sürekli meşgul eden “Ya varım, ya yokum” düşüncesinin bir yansımasıydı.

 

Kendini şüphenin yarım sevici kollarına bırakmamak için ondan istenenleri layığıyla yaptığını biliyordu (bilmiyordu). Ya sahteyse, ya şimdiye kadar doğru zamanlarda, doğru yerlerde doğru insanlarla karşılaştığı için isler yâver gittiyse ve sahteliği ortaya çıkmamışsa? Dış dünyaya özenle verdiği izlenim elmastan bir leblebi olduğuysa da özgüveni aslında bir Japon balığının sindirim sistemi kadar sağlamdı.

 

Bu geçen 3 ay içinde CIA ekibi ara sıra kafasını gösteren bir mirket gibi varlığını unutturmamayı seçmiş̧, yine de üç dört haftada bir ansızın açılan video pencerelerinde Sorgu’nun yaratım sürecine ancak bebe aspirini kadar deva olabilmişti. Müşterisine olan tiksintisini ilan edebileceği tek mecrasının kendi göğüs kafesi olması da ıstırap vericiydi.

 

Neyse, iş bitmişti bari ve ozalitçiden çıktı almak üzere bir USB cihazına dosyaları aktarmaya başlamıştı ki bilgisayarından art arda gelen hata uyarılarıyla kafası karıştı. Bir daha sürükledi, olmadı. Kendine mail atmaya çalıştı, dosya eklenemedi. Bilgisayarı açtı kapadı, aynı şey. Yanılmıyorsak 7. denemesiydi ve video penceresi geldi, Çakırlı. Sorgu’nun yüzü “Geldi yine tipini silktiğimin” der gibi oldu, çok fazla i geçince aklından gülümsüyor gibi göründü. Bir süre hiçbir şey söylemeden birbirlerine baktılar. Belli ki “Sessizliği önce kim bozacak?” oyunu oynanıyordu. Çakır alfa kimlik galip geldi. Sorgu tüm çabalarına rağmen kelliğe neden karşı koyamadığını anlayamayan masum bir koala ifadesiyle girdi söze: “Çıktı alacaktım, dosyaları ekleyemiyorum…”. Çakır “Ciddi değilsiniz herhalde Sorgu? Uluslararası seviyede gizlilik prensibiyle yürüttüğümüz bu projenin Barbaros Bulvarı’ndaki bir ozalitinin database’inde yer almasını mı planlıyordunuz yoksa?” dedi. Sorgu osurur gibi bir sesle “Gümüşsuyu’ndan alacaktım” diye yanıtladı. Cevaba karnı tok bu retorik soruya verilen cevap, diyaloğun kilitlenmesine sebep oldu, yine bakışmaya başladılar, 5-6 saniye sonra video penceresi kendiliğinden kapandı.

kadin_6

2 Şubat’ı 3 Şubat’a bağlayan gece, melatonin desteğiyle deliksiz bir uyku ve hatırlanmayan rüyalarla dolup taştı. Sunum olup olmayacağıyla bile ilgili pek bir fikri yoktu Sorgu’nun, soramamıştı ki. CIA, tavsamış bir ilişkinin umursamaz tarafıydı, kendisine ulaşılamıyordu. Sunum olmayacağı varsayımı istatiksel açıdan anlamlı bir varsayımdı ancak istisnaların varlığı, mutlak çıkarımlara sıkı sıkıya bağlanmamasını öğretiyordu insana.

 

Gaipten bir sarımsak kokusu geldi. Hani insan sarımsağa bayılsa da başkasının sarımsak kokusu leş gibi gelir ya, öyle bir sarımsak kokusu. Sorgu’nun görüşü beyazlaştı ve daraldı. En son hatırladığı şey, bastırılamaz bir esneme isteğiydi. Kendinden geçti.

kadin_1

Migren atağı nasıl gelirse; ense kökünden, mide bulantısıyla ve ışığa hassasiyetli, Sorgu da öyle kendine geldi. Boynu 90 derecelik açıyla kıvrıktı, kafasını yavaşça doğrulttu, her zaman olduğundan biraz daha ağırdı. Görüşü netleşmeye başladığında karşısındaki ay çöreği kılıklı masayı fark etti, daha sonra koyu renkli takımları, daha sonra gösterişsiz saç modellerini, daha sonra duvardaki dairesel aplikleri, gülümsemeyen ağızları, en son görüşmeden hatırladığı kara saçları, kiklop kılıklıyı ve en sonunda da çakır gözleri.

 

Yerinden doğrulamadı, uğraşmak da istemedi. Kesin yine sandalyeye bağlıydı (niyeyse). Sağ eli dikkatini çekti, tepesinde duran ve içinde ne olduğunu bilmediğimiz seruma ince şeffaf bir tüple uzanan kateteri gördü. Çakır konuştu: “Hoş geldiniz Sorgu. Eminim yine bir çok sorunuz var. Merakınızı gidermeye çalışacağım. Şu an CIA Ana Merkez’desiniz. Neresi olduğunu sormayın, öğrenemeyeceksiniz. Bu odada gördüğünüz kişiler arasında muhterem CIA başkanı ve yönetimden birkaç saygıdeğer yetkilinin yanı sıra vazgeçilmez saha ajanlarımız ve pazarlama departmanımızdan arkadaşlarımız mevcut. Kimin kim olduğunu bilmemeniz sizin için daha iyi olur. Sunumu burada yapacaksınız. Önünüzdeki ekranda gördüğünüz slaytların üzerinden teker teker geçerseniz seviniriz. Biz de kendi bilgisayarlarımızdan sunumu takip ediyor olacağız. Arada size bazı sorular soracağız, bunları yanıtlamanızı istiyoruz”.

 

“Ne veriyorsunuz bana?” diye sordu Sorgu, gözüyle kateteri işaret ederek. Çakırdolaravemarkayüksekfaiz göz bayarak yanıtladı “Bu, gerçeklik serumu, sodyum pentothal. Size güvenebilmek için aldığımız bir tedbir”. Sorgu’nun arkasına denk gelen yerde birine “Uygulayın” dedi. Beyaz önlüklü bir tıp kadını, Sorgu’nun elindeki kateterin bağlantısını gevşetti. Serum damarlarını ve oradan da ıslak beyin kıvrımlarını ele geçirmeye başlamıştı.

 

Çakır her şeye yeniden başlar gibi söyledi: “Bize kendinizi tanıtın”.

 

Sorgu’ya bir gevşeme gelmişti: “Sanki bilmiyorsunuz” dedi, gevşek gevşek. Birkaç öksürük duyuldu, Çakır sertleşti. “Tekrar ediyorum; bize kendinizi tanıtın”.

 

“Sorgu Keklik. 35 yaşındayım, İzmirliyim. Bilkent Grafik Tasarım’dan mezun olduktan sonra New York’ta görsel iletişim master’ı yaptım. 11 Eylül’den sonra vizemi yenileyemediğim için Türkiye’ye döndüm ve o zamandan beri Akaretler’de oturuyorum, birkaç sene uluslararası ajanslarda çalıştıktan sonra şahıs şirketimi kurdum. Böyleyim”. Kendini gerçeklik serumu tesiri altındayken bu şekilde tanımlamış̧ olmasından iğrendi biraz. Profesyonel bir ortamda olması sebebiyle mi bunlardan bahsetmişti, yoksa hayatının tek gerçekleri bunlar mıydı? Belirsiz.

 

11 Eylül lafı geçince bir fısıldaşmalar oldu. Çakırracırdet “11 Eylül olaylarıyla bir ilginiz var mı?” diye sordu. Sorgu bu taşkın soruyu kuru bir “Hayır”la cevapladı.

 

Sorgu’nun sorgusu tüm hızıyla devam ediyor, gerçeklik serumu git gide varlığını hissettiriyordu: “Hiç suç işlediniz mi Sorgu?” Sorgu bu sorunun sorulmasını hiç istemiyordu çünkü evet, birkaç sene önce üzerinde 3 gram marihuana ile yakalanmış̧, ancak satıcı olmadığı anlaşılınca 6 ayda bir idrar kontrolüne gelmek suretiyle salıverilmişti. Bu konuda konuşmak ve kredibilitesini yitirmek istemiyordu, ama bir şeyler ona “Hadi” diyordu, “Hadi Sorgu, çaren yok, anlatmak zorundasın yoksa eşinin dostunun kıçına Noel ağacı sokacağız” diyordu (sanki). Sodyum pentothal böyle bir şeydi işte. “Evet işledim. Birkaç sene önce üzerimde bir miktar otla yakalandım”. Fısıldaşmalar tekrarlandı. “Türkiye dahil olmak üzere, her hangi bir ülkenin istihbaratıyla bir bağlantınız var mı?” “Hayır” idi tabii ki. Bu cevaplar herkesi olması gerektiği kadar memnun etmiş görünüyordu.

 

“Sunuma başlayabilirsiniz” dedi çakır. Birinci slaydın ekrana gelişiyle birlikte iş ağzı devreye girdi ve her hangi bir firmaya nasıl sunum yapıyorsa, CIA’e de sunumunu öyle yapmaya başladı: Eski logonuz neydi, neyi geliştirmek istiyordunuz ve ben buna nasıl bir çözüm geliştirdim akışında; ne çok hızlı ne çok yavaş, cümleler arasında onay beklemeden, kendinden emin (elektrik faturasına itiraz), bir tutam ezbere ama hakkını vererek. Bu tip bir altlık, az sonra ekranlarda belirecek logo için mühim bir stratejik kayganlaştırıcı görevi görür (allah kahretsin). Sunumun ilk saniyesinden itibaren sunumcu ve dinleyenler ahalisi böylece “Evet çok doğru, bence de, bunu zaten ben söylemiştim” rabarbalı bir gemiye biner, hep birlikte nihai hedefe doğru yol alırlar, gemiden birinin olanlara itiraz etmesi zorlaşır, çünkü bir kere o gemiye binilmiştir. Sıradan bir insan beyni, tutumlarının ve davranışlarının paralel olmasını ister, ayrı yollara düşünce bu çelişki demektir ve istisnaları dışarıda tutarak insanların çoğu, çelişkiye düşmek istemez. Herkesin katılımı ve başta bazı şeyleri kabul etmiş olması, daha sonradan kafasında belirecek olan negatifleri olabildiğince görmezden gelmesini sağlar.

 

Sunum güzel gidiyordu. Her vektöründen daha bir yenilikçilik, gizlilik ve istihbaratçılık akan yeni logoyu herkes beğenmiş gibi görünüyordu. En azından memnuniyetsizlik yoktu. Her slaytta logoyu veya logodan kesitleri diğer kurumsal malzemelerin üzerinde gördükçe de beğeni iyice pekişiyor, logo yerini iyice sağlamlaştırıyordu.

 

Çakır sazı eline aldı “İşler çok güzel, teşekkür ederiz. Bir iki sorumuz daha var”. Buyurun, dedi Sorgu; işinden emin, kendinden emin burun delikleriyle. “Logoyu çok beğendik ama bir yerden gözümüz ısırıyor. Başka bir işten esinlenmediğinize emin misiniz?”

 

Eveeeet… Her şeyi başka bir şeye benzetme faslı başlamıştı, hoş̧ gelmişti ya ey fasıl. Harika bir şekilde geçiştirilecek bu soruyu, sodyum pentatholün etkisiyle geçiştiremiyor, CIA’in karşısında ılık terler döküyordu. “Ilı şey”. Muhatabı yine Çakır’dı. “Evet?” Gözlerinin mavisi iyice belirginleşmişti. “Iıı, bazı esinlenmeler olmuş olabilir, ama bu demek değil ki…” Sorgu’nunki hariç tüm ağızlara bir gülümseme gelmişti “Ya, öyle mi, ne kadar esinlendiniz?” “Az” dedi, “Çok az”. Bu çıkmıştı ağzından. Aslında gerçeklik serumu tesiri altında bu cevabın çıkmasına bayağı bir memnun olmuştu çünkü o da bir türlü emin olamamıştı; aslında çok esinlenmişti ve kendine yalan mı söylüyordu? Gerçeklik serumu sayesinde çok esinlenmediğini anlamıştı, en azından kendine dürüst hâli böyle diyordu. Kısa günün kârıydı bu.

 

Kritik soruya sıra gelmişti: “Faturayı kimin adına keseyim?” “Elden vereceğiz, kayıtlarda görünmesin” dedi. Kısa günün ikinci kârı, gelir vergisi vermemek olacaktı.

 

Serumun aşıladığı zoraki gerçeklik midir yoksa hakikâtin ta kendisi midir nedir, Sorgu’nun aklına bir düşünce serisi geldi ve ağzına yürüdü: “Ne düşünüyorum biliyor musunuz?” Herkes yine suspus olmuş̧ bakıyordu. Çakır, ancak ağzına çorap sıkıştırdığı biriyle sohbet ediyor kadar dostane bir biçimde “Ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.

 

Sorgu, uzun bir tirada gireceğinin habercisi derin bir nefes aldı. “Şimdi fark ettim ki ancak ölümsüz olsam yaşamamın bir anlamı olurdu”

 

“Anlama değer yüklemiyorum bunu söylerken, anlamsızlığı yüceltiyorum. Ne büyük bir özgürlük veriyor insana bu anlamsızlık”

 

CIA pek orada değildi.

 

“Sırf ölümlülüğünü bildiği için insan istediği kadar hata yapabilir ve kimse çetelesini tutmaz. İstese savunduğu tüm fikirlerden anında çark eder, kimseye hesap vermek zorunda değil.”

 

“Ölümsüz olsa olacağı tek şey tarihte bir sayfa. Bütünlüklü durmak ve anlamlı bir anlam ifade etmek isteyecek, özgür olamayacak”

 

“Ama ne güzel ki ölümlü ve gelip geçici, ondan beklenen şeylerin aslında o kendinden beklendiğini zannediyor. Bir bilse hiç öyle bir zorunluluğu olmadığını, ooh kebap!”

 

“Pek kebap değil aslında. İnsan kendine bazı görevler biçmeli, yoksa delirir. Ama yine de bunlar aslında boşa anlamlandırma çabalamaları”

 

“Ey insan! Sen uçsuz bucaksız bir denizsin; derinlik, sıcaklık, koordinat üzerinden tanımlanmaya çalışılıyorsun. Kim? Sen deniz filan olamazsın. Sen anca deniz içinde var olan bakterisin”

 

CIA ahalisi keyifsizce Sorgu’yu dinlerken Çakır doktora ikinci bir göz işareti yaptı. Sorgu konuşmasını kapatırken doktor ikinci ilacı enjekte etmeye başlamıştı bile: “Bir düşündüm de, bakteri de değilsin. Bakteri yuvasısın. Bakteriler bildiğiniz gibi sıçarlar. Minnacık bakteriler içinize sıçıyorlar. İçiniz sırf bok”

 

Göz kapakları düşerken Sorgu huzurluydu. Çok önemli noktalara parmak basarken emin olmuştu ki şu an enjekte ettikleri bir ölüm serumuysa ve kim vurduya gidiyorsa da sorun değildi, gam yemezdi. Çünkü yalnızca küçük patatesler ölümden korkar.

FacebookGoogle+Twitter